yazilar1

ANADOLU'DA TÜRK-KÜRT KAYNAŞMASI NASIL OLDU?

 

 

 

Toplumların gelecekleri, geçmişleriyle doğrudan bağlantılı olduğunu inkâr eden hiç bir düşünür ve yazar çıkmadı bugüne kadar. Dolayısıyla her toplum kendi geçmişiyle ilgili her konuyu kabullenmek ve tartışmak durumundadır. Zira geleceği de yine ona dayanır. İnkâr edilmesi mümkün olmayan köklerine bağlılık esastır. Toplumu var eden değerler bütünü içinde kendine bir kimlik edinir ve bu kimliğe dayalı olarak değişir, gelişir ve uygarlaşır.

Bunu nasıl yapar?

Toplumun gelişmiş şekli olan "millet" olma esprisinin dayandığı temel ilkeler-ölçütler, kültür tarihlerinde ve toplumların milletleşme serüveninde yerini almıştır; bunları burada zikretmek konumuzun dışında ve özel ihtisas gerektiren bir durumdur.

Peki, âlâ, biz geçmişimizi nasıl bilebiliriz?

Bunun en doğru yolu tarih bilimidir.

Anadolu’da var olmuş ve süreç içinde kaybolmuş birçok kültürü temsil eden topluluklar ve bunlar arasında "milletleşme" aşamasını geçenler hakkında tarih bize bilgi vermektedir.

Anadolu tarihinde biz Türklerin rolü nadir ve ne kadardır?

Sorusuna farklı yeni boyutlar getirilebilir. Ondan önce yakın tarihte Anadolu’da yaşamış ve halen yaşamakta olan farklı toplumların kaynaştığını hatırlamak gerekir. Bu bağlamda Anadolu’da var olmuş kültürlerin en son temsilcileri Türkler, Kürtler, Ermeniler ve Rumlardır. Tabii ki bunların dışında kalan küçük toplulukların da temsil edildiği kültürler olmuştur ve yaşanmıştır.

Peki, bunları nasıl bilebileceğiz?

Tarih ve onun çeşitli alt kolları sayesinde bileceğiz ve öğreneceğiz. Cumhuriyet tarihine bakıldığında "resmi" anlamda tarihin yazıldığı dönem 1930'lardır. Ondan önceki dönemlere ait tarihi bilgilerin çoğunu yine Batılı araştırmacılardan öğreniyoruz.

Osmanlı döneminde tarih konusunda en ciddi çalışma Mithat Paşa tarafından yapılmış olup en güvenilir yerli tarih O’nun tarafından yazılan tarihtir.

Bilinen ve bugün belgelerle kanıtlanmış bilgilerimize göre Anadolu’da "ön Türkler" olarak adlandırılan kavimlerle birlikte diğer bazı insan toplulukları yaşıyordu ve Türkler hemen her alanda öncü toplumdu. Örneğin Antik Grek medeniyetinin "Krak" Türkleri tarafından kurulmuş olması, eski Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerinin de "Türk ırkı"nın eseri olduğuna dair belgeli iddialar vardır. Diğer yandan Hun, Moğol ve Kıpçak tarihleri de "Türk" diye ifade edilmiştir. Bunların bir kısmına "Türk" sıfatı verilerek "üstün değer" kazandırma gayretleri de gösterilmiş olabilir.

Sonra, yani İsa ile birlikte Anadolu’da büyük devrimler olmuş, din adına... Çoğunluk Yahudilik dininden olanların dışında ateşe tapanlar, putperestler, şamanlar ve çok tanrılı inançlar vardı Anadolu’da...

İS 7. ve 8. yy gelindiğinde Anadolu’da var olan bu topluluklar yeni kimliklerle kendini göstermiş, böylece "ümmet dönemi" diye bir dönem başlamıştır. Bunun en ileri aşaması Selçuklu ve bilhassa Osmanlı döneminde kendini göstermiştir. Bu alanlarda çalışan tarihçiler tarafından bu tarihi konular marjinalleştirilmiştir.

Cumhuriyet döneminde yazılan tarihler hep "resmi tarih" töhmeti altında bırakılmak istenmiştir. Bu ithamlardan arınma/arındırma işlemleri 1939'da yapılmaya başlandı. Bununla birlikte yapılan ithamların yaklaşımı, "işin özü değişmediği" gerekçesiyle devam etti.

Bu ithamı yapanlar, genel anlamda, konuya farklı bakmak isteyen ve "ulus devlet" felsefesine karşı çıkanlardır. Anadolu’nun tarih boyunca birçok kültür ve halka "yurtluk" yapmasının temelinde var olan özellik, Anadolu ruhunun çok kültürlülük ve çok inançlılık esasına dayanmış olmasıdır, bu ruhun kaynağında bu özellik vardır.

Bu bağlamda Anadolu ruhu, bugünkü "millet" varlığımızı borçlu olduğumuz çok kültürlülük ve çok inançlılık kaynaşmasından ortaya çıkan bir süzmedir. Anadolu'nun yerli kültürlerini, inançlarını de özümseyen bir Selçuklu ve Osmanlı olmasaydı bugün Anadolu’da "Türk" egemenliği olmazdı. Diğer bir ifade ile bugün Türk milleti olmanın özü, borçlu olduğumuz kaynak, Selçuklu ve Osmanlı tarihlerinin evriminin eseridir.

Anadolu ruhunu özünde benimseyen insanlara bir "aidiyet" ve "vatandaşlık" duygusu vermek söz konusu olduğunda, işte içinde yer aldıkları bu tarihi süreç esas alınmalıdır. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyetle devam eden tarihi süreç Anadolu insanına bir "öz" olma üstünlüğünü sağlamıştır. Bunu yıpratmak, ayrıştırmak, yok etmek hiçbir şekilde mümkün olmayacaktır.

Bu bağlamda "Türk", "Kürt" ayırımı maya tutmuyor tutmamalıdır da... Dolayısıyla Anadolu ruhu hiçbir zaman ırk merkezli bir "etnisite" önermemiş ve benimsememiştir. Bugün olan ve gelecekte olması gereken değer ve aidiyet, "Türkiye" vatandaşı kimliği odaklı bir tarih ile yaşamak ve bununla övünmektir.

Bunun için Anadolu’daki son yapılanma olan "Türkiye Cumhuriyeti" tarihini yazmak isteyenler ve yazacak olanlar iki temel konuya önem vermek zorundadırlar:

1-Anadoluluk ruhunu benimseyen Türklerle Kürtlerin aynı coğrafyada buluşması ve kaynaşması.

2-Ön Türkler dönemini dâhil etmeden yaşanan bin yıllık birliktelik, yaşama ortaklığı ve değerler bütününde birleşmişlik.

Bu iki ana ilke Türkiye Cumhuriyeti Devletinin oluşmasına temel olmuştur. Bu değerler dikkate alınmadan Türk milleti ve onun kurduğu cumhuriyet hakkında herhangi bir tasarrufta bulunma hakkı kimsede olamaz. Bu hak ne siyasi iradede, ne de bir başkasında... Kurucu felsefe kararı, milletin kendi iradesi ve verdiği can-döktüğü kan ile olmuştur. Milletin iradesi dışı zorlamalar ve ithal planlar sonuç vermez.

Anadolu’da Türk-Kürt buluşması ne zaman oldu?

Mikro milliyetçilik (Kürtçü ayrılıkçılığın) adına konuşan ve milletin değerler bütününü tahrip etmeye çalışanların bir ana hedefi vardır, ırki anlamda "etnisist" düşünceyi geliştirmek ve yaygınlaştırmak...

Bu mikro milliyetçilik batağında yalpa yapanlar kendi ideolojilerine göre tarih yazmaya çalışırlar. Diğer bir ifade ile mikro milliyetçiliğin (Kürtçü ayrılıkçılığın) bir versiyonu olan iddialar, Anadolu ruh birliğini değil de, ırki aidiyet kriterlerini esas alırlar.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde olup biten olayın temeli, ırki aidiyetin bir versiyonunu olup, Güneydoğu Anadolu’da yerleştirmeye ve yürütmeye çalışma istemine dayanmaktadır.

Anadolu'nun otantik Kürt yurdu olduğunu iddia ederek, bu toprakların esas sahiplerinin "Kürtler" olduğunu ileri sürmektedirler. O ırki esaslı mikro milliyetçilere (Kürtçü ayrılıkçılar) göre Türkler Anadolu’ya 1071'den itibaren geldiler ve başta Güney-ve Doğu Anadolu olmak üzere Anadolu’yu "işgal" ettiler. Ayrılıkçı ırki mikro milliyetçiliği savunan bu "köşe kapıcısı" yazarlar; tarihi olayları ve süreci Anadolu’da farklı toplulukların "buluşması" gözüyle değil, "çatışması" gözüyle baktıklarını gizleyememektedirler.

Eğer Anadolu’da sadece Kürtler veya sadece Türkler varlıklarını korumuş olsalardı, Anadolu’daki özümleme olan çok kültürlülük ve çok inançlılık atmosferi olmazdı. Dolayısıyla Selçukluluk, Osmanlılık ve nihayet Cumhuriyetçilik kültürü oluşmazdı. Kaldı ki antik Kürtlerin orijinal yurdu, Anadolu’nun yaygın belli bölgelerini kapsayan bir özellik yerine, Van Gölü'nün aşağılarında ve Batı İran'da dağlık bölgesi olan "Carduchi" coğrafyasını da içine alan sınırlı bir topografyayı kapsamaktadır. Bunun belgeleri tarihi kaynaklarda mevcuttur. Örneğin Brownson bunun haritasını dahi yayımlamıştır. Ayrıca Sultan Sencer tarafından kurulan "Kürdistan" eyaleti de aynı coğrafyanın bugünkü "Hemedan" yöresinde olduğu yine tarihi kaynaklar bildirmektedir.

Anadolu’nun kültürlerin geçidi -köprüsü- olması ve zengin genetik havuzu oluşturması nedeniyle bu toprakların gerçekte kime ait olduğu tartışması, hep olmaya devam edeceğe benziyor.

Eğer "Kürtçü" mikro milliyetçilerin dediği doğru olsaydı, 1071’li yıllarda Doğu Anadolu toprakları Roma ve Bizans egemenliğinde olmazdı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Ermeni, Süryani, Rum ve Diyarbakır yöresinde de Hıristiyan Arap kabileleri yaşamazdı.

Peki, eğer "Kürtçü" mikro milliyetçilerin dediği doğru olsaydı Anadolu’da "Kürtçe" yazılmış eser, anıt, kitabe, mimari eser oludu. Bu bölgede "Kürtçe" tek sanat eseri, mimari eser, anıt, kitabe yoktur. Ne kütüphanelerde, ne de arkeolojik kazılarda...

Bu iddialar "piyon" olma gayretlerinin bir sonucu olarak yaratılmak istenen zoraki pozisyonlardır. O zaman bu tarihi gerçeklerin anlamı ne olur?

7. ve 8.yy. itibaren Abbasi Halife ordularının Anadolu’ya doğru yaptıkları akınların sonunda yapılan fetihlerle birlikte Güneydoğu Anadolu’ya Müslüman Araplar ve Müslümanlığı kabul eden Kürt aşiretleri geldiler. Onların ardından ise Türkmen aşiretleri Doğu Anadolu’ya geldiler.

Anadolu’da var olan topluluklarla birlikte yaşayan "Ön Türkler", hem kültür hem de inanç bağlamında farklıydılar. Anadolu, İslamlaşmasından önce çok farklı bir demografik yapıya sahipti.

Türklerin Anadolu’ya gelişi ve girişi büyük bir savaşın yaşanması nedeniyle 1071 olarak kayıtlara geçmiştir. Aslında bu büyük savaş, Bizans ile Türk-İslam kaynaşmasının mücadelesidir. Bunun en büyük kanıtı ise Malazgirt'te Alparslan'ın ordusunda 10 bin gönüllü Kürt’ün bulunmasıdır. Bunun anlamı şudur; Bizans'a karşı Türk-Kürt halkının "İslam" şemsiyesi altında kaynaşmasının bir ifadesidir. Diğer bir deyişle, Malazgirt'te Alparslan'ın önderliğinde kazanılan savaş, aslında, bu vesile ile Türk-Kürt buluşmasının bir simgesidir.

11–12. yüzyılda, Güneydoğu Anadolu’nun merkezi sayılan Urfa ve çevresinde Hıristiyan toplulukların egemen olması, bu bölgede "Haçlı Kontluğu" nün kurulması son derece çarpıcı bir durumdur. Bu durum aynı zamanda bölgede yaşayan nüfusu Kürt-Müslüman olmasından çok Hıristiyan unsurlardan meydana geldiğini göstermektedir.

Anadolu’nun İslamlaşma hareketleriyle yapılan fetihlerin başında Selçuklu-Türkmen fetihleri gelmektedir. Nitekim bu fetihlerden sonra Doğu Anadolu'ya "Turcomania" denmesinin nedeni de budur. Tarihi kaynaklar ve sosyolojik kayıtlar, Kürtler ile Türkler bir arada ve daha çok Fırat'ın doğusuna yayılmış olmaları ayrı bir değerlendirmedir.

Göçler ve Demografik Değişimler...

Türkler Anadolu’ya geldikten sonra sınırlı alanlarda kalmadılar; sürekli Batıya doğru ilerlediler; hedefleri "tuzlu derya" idi. Nitekim kuzeyden Karadeniz’e ulaşıp Hun imparatorluğunu kurarlarken güneyde ilerleyip Akdeniz ve oradan da Egeye ulaşmışlardır. İlginç olan, bu göç ve demografik hareketler, bölgelerde çok farklı yeni durumları da birlikte ortaya çıkarmış olmasıdır. Osmanlı hariç, hiçbir Türk topluluğu tuzlu deryayı aşarak Avrupa’ya ya da Afrika’ya ulaşmamıştır.

Ana yurt olarak Anadolu seçilmiş ve öyle korunmuştur

Doğu Anadolu’dan giriş yapan Türklerin büyük bir kısmı Ege'ye doğru yürürken bir kısmı da yerlerinde kalmışlar. Örneğin Selçuklunun ilk başkenti olan Ahlat’ta Türk kültürünün bugüne kadar "abideler" halinde kalması dikkat çekicidir. Bunun canlı örneği, bugün Van’ın Ahlat’ta kazasında bulunan ve Anadolu’daki ilk Müslüman Mezarlığı olarak kabul edilmesi gereken şaheser niteliğindeki anıt mezarlardır. Mezar taşlarındaki sanatsal incelik, çağının en üst sınırlarına ulaşmış, halen Elazığ yöresinde iğne oyasıyla yapılan danteller kadar incelik ve marifet isteyen taş danteller bu mezar taşlarını süslemektedir. Bu anıt mezar taşları incelendiğinde, tüm doğanın acımasızlığına ve devletin ihmaline rağmen, korunmuş olmaları Selçuklu Türklerinde sanatsal değerin düzeyini göstermektedir. Ahlat’taki bu Anadolu’daki ilk Türk-Müslüman Mezarlığı, bir anlamda aklın sınırlarını zorlayan bu anıt mezar taşlarındaki sanatsal canlılık ve zarafet, anlam derinliği, İspanya-Granada’da Endülüs Emevileri tarafından kurulan ve bugün hâlâ ziyaret merkezi olan "Elhamra" sarayındaki taş işlemeciliğine eşdeğer kültürel ve sanatsal bir belge olarak korunmaktadır. Bu mezarlık bile Doğu Anadolu’nun ne kadar Türk-Müslüman olduğunu gösterir. Ne acıdır ki bunu bilen ve değerlendiren yeterince ne yetkililer ne de aydın geçinenler olmuştur.

Diğer yandan Eyyübiler döneminde İran’dan, Kuzey Irak’tan Anadolu’ya, özellikle Fırat'ın doğusuna Kürt aşiretlerinin göçünün hızlandığı biliniyor.

Buna ek olarak 15. yy da başlayıp sonra doruğa çıkan ve bir anlamda Sünni Türkmen ile Şii Türkmen’in birbirine kırdırıldığı Osmanlı-Safevi çatışmasında, Anadolu'ya İran'dan Sünni Kürt göçü, Anadolu'dan da İran'a Alevi Türkmen göçü oldu. Bu olay, bölgedeki nüfus hareketlerini inanılmaz derecede etkileyerek sosyolojik demografiyi değiştirdi.

"Kürtleşen" Türkmenler...

Bu demografik değişim sonucu Doğu Anadolu’da asimilasyonlar oldu. Doğu Anadolu’ya göç eden Türkmen boylarının büyük bir kısmı yerleştikleri yayla ve ovalarda "Kürtleştiler". Bunun en tipik örneklerine bugün bile şahit olmak mümkündür. Örneğin, Urfa yöresinde, Ceylanpınar ve Siverek bölgesine yerleşip de "Kürtleşen" Karakeçili aşiretinin mensupları, Diyarbakır Karacadağ bölgesine yerleşip yine "Kürtleşen" Türkmen boyları gibi yüzlerce örnekler verilebilir.

Dolayısıyla Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgelerindeki Kürt nüfusu, mikro milliyetçilerin iddia ettiği gibi, antik "Huriler" ve "Mitanniler" in devamı değil, Anadolu’nun İslamlaşması sürecinde Selçuklu ve Osmanlı egemenliğinin bir sonucu oluşmuş demografik nüfus değişimleri sonucudur.

Yüzyıllar süren bu nüfus hareketleri sonucu Türkleşen Kürtlerle, Kürtleşen Türkmenlerin oluşturduğu demografik nüfus hareketliliği sonucu bir karışım oluşmuştur Anadolu’da. Günümüzde de benzer örnekler vardır; örneğin İzmir’de, İstanbul’da artan "Kürt" kökenli vatandaşların zaman içinde bu kentlerin nüfuslarının profilini değiştirmeyeceklerini kimse garanti edemez. Bunlar hareket halinde olan toplumlarda her zaman mümkündür.

"Kürtçü" mikro milliyetçiliğin temel tarih kaynak olarak kabul ettikleri Şerefname'de belirtildiğine göre, Oğuz Han, Hz. Peygamber'e gönderdiği elçinin Kürt asıllı olduğu iddiasıdır. Şerefname’deki bu varsayım her ne kadar "efsane" olarak kabul edilse de verilmek istenen mesaj Türk-Kürt kaynaşmasının ne kadar önemli olduğunu gösteren bir işarettir.

Her ne kadar bugün, emperyalist doyumsuzluğun esiri olmuş etnik milliyetçilerin iddia ettikleri gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu "otantik yurt" onun da "işgal" edildiği iddiaları gündemde tutulmaya çalışılsa da, taraftar bulma şansı azdır. Mikro milliyetçilik halk ve özellikle şartlandırılmış ve yönlendirilmiş "genç" nüfusa cazip gelse de, devamını getirmek kolay değildir. Bunun esası ve astarı olmayıp, masa başında uydurulmuş, kurgulanmış bir varsayımdır.

Mikro milliyetçilikten medet umanlar ve emperyalizmin maşası olmayı kendine meslek edinen teorisyenler tarafından uydurulmuş kuramsal kurgudur. Doğrusunu ve gerçeği öğrenmek için gayret sarf edilmediği için ve gerçekleri öğrenmek zahmetli iş olduğu için, devlet eliyle de eğitim programlarında yer verilmediği için, sosyal hayatta insanlarımıza bu gerçekler anlatılmadığı için maalesef bu durum ortaya çıkmakta, mikro milliyetçiliği besleyen bir efsane olarak itibar görebilmektedir. Bizlerin görevi, doğru olanı, gerçek olanı bulup ortaya koymak ve insanımıza anlatmaktır. Sonradan oluşabilecek zararlar ve tahripler nedeniyle "pişmanlık" bir anlam taşımaz.

Son günlerde, Türkiye üzerine uygulanmak amacıyla, uluslar arası güç aktörleri tarafından hazırlandığı izlenimini veren plan ve projeler siyasi irade eliyle piyasaya sürülmektedir. Batılı emperyaller tarafından Birinci Dünya savaşı sonunda, Anadolu’da Türk milleti yok edilmek üzere iken, özünden çıkan kahramanlar bu "yok etme" plânına İstiklâl savaşıyla "hayır" dedikleri için ve Batılı emperyallere kafa tutulduğu için o yenilgiyi hazmedemediler. Mustafa Kemal’in kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletini bir türlü içlerine sindiremediler. Bütün dertleri budur. Şimdilerde siyasi irade tarafından ortaya atılıp kendini de çıkmaza soktuğu "açılım", saçılım", "kaçınım" komedisinin de bu "hazımsızlığın" sonucu oluşan oyun olduğunu hatırlatmakta yarar vardır.

**

Burada sorgulanacak diğer bir husus da Türk-Kürt birlikteliği, Anadolu’da bu kültürlerin "İslamlaşma" şemsiyesi altında birleşmesi sonucu Kürtlerin aleyhine olmuş mudur? Örneğin Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı hâkimiyeti Kürtleri "geri bıraktırmış" mıdır?

Şayet Anadolu’da bu Türk devletleri egemenliği olmasaydı bugün mikro milliyetçiliği iddia eden ayrılıkçı "Kürtçü" kafalar neyin ve kimin emrinde olurlardı?

İşte sorgulanacak önemli sorulardan biri budur. Gerisi laftır...

Prof. Dr. Ramazan Demir

Odatv.com



Kaynakça:

1- C. L. Brownson, Xenephon, Anabasis, Harvard 2001.

2- Urfalı Mateos Vekayinamesi, TTK 1987.

3- Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu, Tarih Vakfı 2000.

5- Rene Grosset, Ermenilerin Tarihi, Aras 2005

6- Steven Ruinciman, Haçlı Seferleri Tarihi, cilt 1, TTK 1986.

7- Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Ötüken 2004.

8- Işın Demirkent, Urfa Haçlı Kontluğu Tarihi, iki cilt, TTK 1990.

9- Ramazan Demir, Ermeni İsyanı ve Harput Ermenileri, Palme Yayınevi, Ankara, 2009.

 

Güneydoğu’da Nevroz gösterilerinin olaysız geçmesinin formülü

Güneydoğu’da Nevroz gösterilerinin olaysız geçmesinin formülü

Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serhan Bolluk, altı gün Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgesi'ndeydi. "Buranın insanı ne istiyor?" işte ilk soru bu... Bolluk'un temaslarını ve izlenimlerini aktarıyoruz.

Geçen hafta bizim oradaydık. Diyarbakır, Batman, Kızıltepe, Nusaybin, Silopi'de yetkililerle, yurttaşlarla görüştük. İşte 6 gün boyunca gördüklerimiz, dinlediklerimiz...

Haluk Mihalioğlu'yla birlikte Diyarbakır'dan çıktık. Mardin, Kızıltepe, Nusaybin, Cizre üzerinden Silopi'ye gidiyoruz. Mihalioğlu İşçi Partisi İl Başkanı ve Aydınlık Diyarbakır temsilcisi .

KIZILTEPE'DE KEPENKLER KAPALI

Kızıltepe'de kepenk kapatma eylemi var, fırınlar ve eczaneler dışında bütün kepenkler kapalı. Küçük boy bir Carrefour-SA'da Kızıltepeli bir arkadaşımızla sohbet ediyoruz. Soruyorum, "Niye burası açık?". Yanıt şaşırtıcı, "Sadece burası değil, bütün büyük marketler açık." Neden böyle? Tahmine dayalı yanıtlar alıyorum. Bu arada bankalar da açık.

Kepenk kapatma eylemlerine katılım gönüllü mü? Bir esnafın yanıtı manidar: "Ben gelsem sabah kepengi açsam, herkesin içinde sırıtır."

Nusaybin'i ve Cizre'yi geçiyoruz. Diğer merkezlerin tersine Cizre çok az gelişme göstermiş. Deyim yerindeyse "gariban" kalmış.

TEK BİR FABRİKA YOK

Diyarbakır-Silopi arasında yol boyunca gözlerimiz boş yere fabrika arıyor. Silopi'ye doğru termik santral olduğunu tahmin ettiğimiz bacası tüten tesisi saymazsak bir tane bile göremiyoruz. Buralara 20 yıl önce de gelmiştim. Bu bakımdan değişme sıfır.

SURİYE SINIRI SAKİN

Nusaybin'e doğru yolun bir yanı sınır. Tel örgü hemen asfalt kenarında kilometreler boyu uzuyor. Sonra bir boş arazi, ondan sonra da mayınlı arazi başlıyor. Hani şu mayınlardan temizlenip tarıma açılmak için yıllardır bekleyen bakir topraklar. Birkaç kilometre ötede Suriye yerleşim merkezleri görünüyor. Akla hemen Suriye'ye karşı yapılan kışkırtmalar için neden burası seçilmedi sorusu geliyor. Öyle ya yüzlerce kilometrelik bir sınır, kontrolü çok zor. İki yanıt var:

1- Hatay'ın seçilmesi kışkırtmanın Sünni-Alevi merkezli olmasından.

2- Suriyeli Kürtler Esad'a karşı harekete dahil olmadılar.


'KÜLTÜREL HAKLAR' NEYİ KAPSIYOR

Akşamüstü bölgenin en çatışmalı yerinde, Cudi ve Gabar dağlarının hemen dibindeyiz. Silopi'de 20 yıllık arkadaşımız Guri Benzer karşılıyor. Hemen evine yollanıyoruz. Yine eski arkadaşımız Abdullah Tayfan ve Tapu Müdürlüğünden emekli Salih Bey de bizimle birlikte. Gece geç saatlere kadar süren çok yararlı bir sohbet yapıyoruz.

BELEDİYE BAŞKANI YILDIRIM'LA SÖYLEŞİ

Ertesi gün öğle saatlerinde Belediye Başkanı Hüsnü Yıldırım'ın makamındayız.

Bölgede görüştüğüm herkese yönelttiğim sorudan başlıyorum. Buranın insanı ne istiyor?

"Sorunumuz öncelikle siyasidir. Ana dilde eğitim ve kültürel haklar önceliklidir."

Bu "Kültürel haklar" yaygın bir kalıp. Başkan'dan açmasını istiyorum. Ancak sorduğum herkes gibi ondan da doyurucu bir yanıt alamıyorum. Karşımıza yine ana dilde eğitim isteği çıkıyor.

Yıldırım, "Kürt sorunu demokrasi ve barış içinde çözülsün. Acılara son verilsin. Kan dökülmesin, kardeş kardeşi öldürmesin" diyor.

'DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ' NEREDE VAR Kİ?

İstanbulluyla Silopili arasında ne fark var? Yıldırım'ın bu soruya yanıtı şöyle:

"Vatandaş mahkemede derdini anlatamıyor. Çünkü Türkçe bilmiyor.

"Polis geliyor paldır küldür eve giriyor. Silopi'de kaçak elektrik kullananın evine 2 araba çevik kuvvetle gidilir. Batı'da böyle mi?"

Batısını doğusunu bilmem, Yıldırım anlatırken gözümün önünde 2007'den beri süren Ergenekon operasyonları geliyor. 04.00 baskınları, savunmalara verilen 20 küsur yıllık cezalar, insanların telefonda konuşmaktan bile korkar hale gelmesi... "Burada düşünce özgürlüğü yok" diyen Başkan Yıldırım'a bunları hatırlatıyorum.

"Ama sizinki siyasi. Siz hükümete muhalif olduğunuz için böyle. Bursalı, Ankaralı Halepçe katliamını protesto etse alkışlanır. Silopili edince mahkemelik oluyor" yanıtını veriyor.

Bu görüşmeyi yaptıktan bir gün sonra Ankara'da, İzmir'de 4+4+4'ü protesto eden öğretmenlerin başına gelenleri ne yazık ki Yıldırım'a soramadık.

HABUR KAPISI SORUNU

Geliyoruz siyasetle ekonominin kesiştiği yere. Yıldırım sürdürüyor.

"Dağ köyleri hep boşalmış. Köye dönüş yasası çıkmış ama işe yaramıyor. Köyüne dönmesi yasak.

"Habur kapısı bölgenin can damarı. Son dönemde burada da çok sıkıntı var. Bir aydır Kuzey Irak'tan getirilen mazota kısıntı uygulanıyor. Eskiden bir seferde 2 bin lira kalan kamyon birkaç yüz liraya çalışıyor."

Habur'dan yaya geçişi de yasaklanmış. İllaki araçla geçiş yapacaksın deniyor. Bu da sınır ticareti yapanlar için sıkıntı.

Başkan Yıldırım, bir başka soruna da değiniyor: "2 termik santral var. 3 daha kurulması planlanıyor. Silopi halkının zehirlenmesini istemiyoruz. Hiç olmazsa elektrik parasından muaf tutsunlar."

Termik santrallere neden karşı olduklarını, çevreye uyumlu teknolojiyle yapılırsa bölgeye getirisi olacağını neden düşünmediklerini soruyoruz. Şırnak'ın genç linyitleri için bir kullanım alanı da doğacak.

Yıldırım, bu linyitleri işletenlerin de buraların insanı olmadığını söyleyerek yanıtlıyor ve ekliyor, "Irak'a tekstil buradan gidiyor. Niye bir tekstil fabrikası yapmazlar. En tasarruflusu fabrikayı burada kurmak."

'O LAND GELMESE TAŞKINLIK DA OLMAZ'

Cizre-Silopi arası kısa mesafe ama uzun sürüyor. Duble yol adıyla yapılan karayolu, köstebek yuvası gibi. Yıldırım, "Yollarımız çekilmez durumda" diyor.

İlçede gece sokağa çıkılamadığını, çıkanın gözüne hemen bir Land'ın ışığının tutulduğunu söylüyorlar. Land zırhlı araç. "Çocuk Land'la büyüyor. En çok gördüğü araç budur" diyorlar. Gösterilerde kırılan dökülen camı çerçeveyi soruyoruz. Yanıt şöyle: "O Land oraya gelmese, hiçbir taşkınlık olmaz. Nevroz'u bir sene de öyle kutlayalım!"

Şırnak Üniversitesi'nin bazı bölümlerinin Silopi'de açılmasını istiyorlar. Devlet Hastanesi'nin yetersizliğinden şikayetçiler. Örnek: Silopi'de tek bir MR cihazı yok. İstanbul'da neredeyse her köşede bir tane var diyemiyoruz.

100 BİNLİK SİLOPİ'DE SİNEMA YOK

Daha ötesi toplumsal yaşamın fakirliğinden şikayetçiler: "Silopili piknik yapamaz. 1994'e kadar bir sinemamız vardı. O sene kapandı." Silopi'nin nüfusunun 100 bini geçtiğini de ekliyorlar.

Belediye Başkan Yardımcısı Selahattin Atız söze giriyor:

"32 köyümüz var. 14'ü boş. 2 köyde kanalizasyon var, diğerlerinde yok. Şebeke suyu yok. Her yer ova. Ama sulama sistemi yok.

Atız'a terör sorunu nasıl çözülecek diye soruyoruz.

"PKK'nın kaynağına bakılacak. Bu anlattığımız sıkıntılar olmasa o da olmazdı. Malazgirt'te, Çanakkale'de omuz omuza savaştık. Yine sorunlarımızı Kürt-Türk birlikte çözebiliriz. Aynı çatı altında yaşayabilmek için bu sorunların çözülmesini istiyoruz. Ne kadar erken girişilirse o kadar kolay çözülür."

ABD'NİN ROLÜ

Ya Amerika'nın rolü. Başkan Yıldırım, o konuda ne düşünüyor.

"Ortadoğu'yu karıştırıyor. Bu sorunun çözülmemesinin nedeni ABD'nin bu işin içinde olmasıdır. Asker de, PKK'dan ölen de bizim kardeşimiz. Aydınlar, sol bu işe el atmalı..."

Silopililere askerle ilişkileri soruyoruz.

"Ordu kabuğuna çekildi. Toplumun içinde bir hükümleri kalmadı. Elindeki yetki polise ve imamlara geçti. Ne iyilik ne kötülük görüyoruz. Ama en azından polisle beraber halkı ezmiyorlar. İnsanların işi düşerse saygı gösteriyorlar. Halkın içine girmiyorlar."

Silopi'de esnaf ne diyor. Beyaz eşya satan büyük bir dükkanın sahibi anlatıyor: "Çeklerimizi şimdilik ödüyoruz. Ama kredi alarak. Olaylar olduğu sürece, huzur olmadığında kim düğün yapacak." Gerçekten de ilçede düğünler çok azalmış.

BİR AYDINLA SÖYLEŞİ

ABD'NİN GETİRDİĞİ DEMOKRASİ!


Bir Kürt aydınıyla Cevher Cengiz'le söyleşiyoruz. Eskiden Denge Kava hareketi içinde bulunmuş.

"Türkiye eskiye göre çok daha iyi. Son birkaç yıldır evimde rahat uyuyabiliyorum. Sivilleşiyoruz. Kürtler için bugünler en iyi günümüz. En azından Türkiye Cumhuriyeti devleti Kürtlerin varlığını kabul etmiş" diyerek söze giriyor.

Cengiz, ana dilde eğitim için "Kürtlerin her kesiminin birleştiği birinci nokta" diyor. "Demokratik özerklik nedir ben bilmiyorum. Bunu ortaya atanlar ne diyor onu da bilmiyorum" diyerek de sürdürüyor. Ona göreyse en azından "federasyon" lazım.

Kürtler adına politika yapanlara da eleştirisi var: "Silahlı mücadeleye ne gerek var? Demokratik, siyasal yollar açık. Meclis'te BDP'li milletvekillerinin tavırlarından rahatsız oluyorum. Yere bardak atmalar filan. Yakışmıyor. Kürtler böyle mi temsil edilir?

"BDP meşru temsilci benim demek zorunda. Sen git yine İmralı'yla Kandil'le konuş. Ama meşru temsilci sensin. Hangi devlet, terörist diye içeri attığı adamla konuşur."

Cengiz'in ABD'yle ilgili düşüncelerini de dinliyoruz. "Amerika Irak'a geldi, Kürtler o sayede rahat yaşıyor. Çekildikten sonra da eskisinden daha iyi bir Irak bıraktı. Şii Şiiliğini, Sünni Sünniliğini, Kürt Kürtlüğünü, Türkmen de Türkmenliğini yaşıyor. Ben, bir Kürt olarak Amerika'nın bir kötülüğünü görmedim."

Buradan itibaren ateşli bir tartışma başlıyor. Ancak ortaya koyduğumuz hiçbir gerçek, Cengiz'in yanıtını değiştirmiyor. Söylediği şu: "Sen dışardan gelip örneğin Guri Benzer'le benim arama nifak sokabilir misin? ABD'yi bırakıp kendimize bakalım.

"Bazı haklar verilirse Kürtler devletle daha çok kaynaşır. Baskı uzaklaştırıyor."

İZLENİM

HER ŞEY ZAMANINDA


Gitmeden önce soran oldu, "Acaba nasıl karşılanacaksın?" Bıyık altından güldüm.

Nasıl gülmem. Biz Aydınlıkçılar her zaman en zoru başarmışız. En haklı yerde durmuşuz. 80 darbesinden sonra, 70'li yıllardaki faaliyetimizden ötürü 141-142'den yargılanmış cezalar almışız.

80'ler boyunca çıkardığımız 2000'e Doğru dergisinde "Kürt sorununu" sergilemişiz. Dergide en yoğun işlenen konu. Diyarbakır Cezaevi, dışkı yedirilen köylüler, Kasaplar Deresi... Daha niceleri.

Dikkat buyurun, hepsi 12 Eylül karanlığının hüküm sürdüğü 1987-88-89 yıllarında. Bırakın "Kürt" demeyi, basında "K..." diyemiyorlar. Diyarbakır Cezaevi'ni bizden 25 yıl sonra, şimdi yazanlar o zaman yazdıklarımızın yarısını yazamıyor, o da ayrı. Tabii ceremesini çekmişiz. Partimiz, dergimiz kapatılmış, liderimiz hapse girmiş.

Sonra 90'lar var. Çiller Özel Örgütü'nün faili meçhulleri... Aydınlıkçılar bu kez Susurluk'u açığa çıkarıyor. 12 Eylül, hiç değilse şiddette eşitlikçiydi. Silindir tüm ülkenin üzerinden geçti. Mamak Cezaevi'ni de 2000'e Doğru kapağından okuyabilirsiniz. 90'lardaysa seçilmiş hedef Kürtlerdi. Güneydoğulu yurttaşların da zulüm deyince 12 Eylül'den çok 90'ları hatırladığı dikkatimi çekti.

O yılların sonunda Doğu Perinçek bu kez de bir PKK itirafçısına kurdurulan komployla Haymana Cezaevi'nde.

Bugün yine en haklı yerdeyiz. Cumhuriyet parçalanıyor. Parçalayanların karşısına dikilmişiz. Bedeli... Ergenekon'dan içerdeyiz. Silivri Cezaevi'nde 5. yılımıza girdik.

Tam karşımızdaki güç hep aynı: SÜPER NATO, namı diğer Gladyo. O bölmeye, parçalamaya çalıştıkça biz birleştirmek için her şeyimizi ortaya koymuşuz.

Bu düşüncelerle gittim. Geçen hafta bizim oralardaydım. Birlik, kardeşlik için yaptıklarımızın hiçbirinin boşa gitmediğini gördüm ve çok mutlu oldum. 6 gün nasıl çabuk geçti. Her gidişimde olduğu gibi doyamadan döndüm. İlk fırsatta tekrar gitmek en baskın duygu...

Aydınlık
Ulusalkanal.com.tr


 

Batı Asya Birliği, Ulusal Devletler ve Kürt sorunu

Batı Asya Birliği, Ulusal Devletler ve Kürt Sorunu

05 Nisan 2012, 15:45
Batı Asya Birliği, Ulusal Devletler ve Kürt Sorunu
Mehmet Bedri Gültekin
Sayın Kubilay Kızılderili, Aydınlık gazetesinde 19-24 Mart tarihlerinde yayınlanan “PKK’nın Anadili Türkçe” yazı dizisi üzerine bazı sorular sormuş. Öncelikle kendisine teşekkür ediyorum.
Sorularıyla tartışmaya açtığı konular son derece önemlidir. Geniş olarak ele alınmayı gerektirmektedir. Bu yazı çerçevesinde ana hatlarıyla görüşlerimi ifade etmeye çalışacağım.

1. Soru: Ulusal Devletler miadını doldurdu mu?
Cevap : Ulusal Devlet miadını doldurmadı ve hala dünyamızın büyük gerçekliğidir. Yazı dizisinde de ulusal devletin miadını doldurduğu gibi bir ifade yoktur.
Söylediğimiz şudur: “Emperyalizme karşı mücadele, emperyalizmin yıkmaya çalıştığı Ulusal Devlet mevzisinden verilecektir. Ama hedef, Ulusal Devleti olduğu gibi ihya etmek olmamalıdır.”
“Ulusal Devlet mevzisinde mücadele” demek, her şeyden önce o mevziyi elde tutmak, kurtarmak anlamına gelir. Ama perspektifimiz, mevzinin kurtarılmasıyla sınırlı olmamalıdır, sonrasını da düşünmeliyiz. Sonrasına ilişkin hedeflerimiz olmalı.
Hiçbir şey ebedi değildir. Ulusal Devletler de belli tarihsel koşullarda ortaya çıktılar. Bugünden 400-500 yıl geriye gittiğimiz zaman “Ulusal Devlet”in olmadığı bir dünya tablosu önümüze çıkar.
Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Birkaç yüzyıl sonrasının dünyasında da Ulusal Devletler olmayacaktır.

2. Soru: Gelecekte Ulusal Devlet modeli olmayacaksa, nasıl bir devlet modeli olacaktır?
Cevap: Aslında devletlerarası ilişkilerin nasıl olacağını ipuçları bugünün dünyasında vardır. Ulusal Devletler dünyası, kendisinin yerini alacak yeni dünyanın unsurlarını kendi içinde olgunlaştırıyor.
Ülkemizde en iyi bilinen örnek olduğu için Avrupa Birliği’nden başlayalım. Biz, Türkiye’nin Avrupa Birliği aday üyeliğine karşı çıkarken, altını ısrarla çizdiğimiz önemli bir gerekçe AB’nin siyasi bir birlik olduğu, ulusal egemenlikten taviz verilmeden bu birliğe üye olunamayacağı idi.
Yani Türkiye ait olmadığı ve söz hakkının bulunmadığı bir dünyaya, Ulusal Devlet kimliğinden sıyrılarak üye olmak istemektedir. Buradan üyelik değil, parçalanma ve sömürgelik çıkar.
Türkiye bir yana, AB, bugünkü haliyle Ulusal Devletler üstü bir siyasal birliktir. Üye devletler kendi rızalarıyla egemenlik haklarını Birliğin kurumlarıyla paylaşmaktadırlar.
Son ekonomik krizle birlikte, en büyük üye Almanya’nın zorlamasıyla, bütün üye devletler egemenlik haklarından daha fazla taviz anlamına gelen daha sıkı Birliği onayladılar.
Avrupa Birliği’ne benzer bir oluşum, Kuzeyimizde ve Kuzeydoğumuzda Rusya Federasyonu, Belarusya, Kazakistan ve Özbekistan’ın oluşturduğu Avrasya (Gümrükler kaldırıldı) anlaşmasını imzaladılar.
Ekonomik birlik, siyasi birliğin kapısını aralar. Sonuç olarak burada da AB örneğinde olduğu gibi Ulusal Devletler kendi varlıklarının aleyhine büyüyecek olan üst birliği ortaya çıkarmaktadırlar.
Latin Amerika’da; Brezilya, Arjantin, Uruguay ve Paraguay arasında gerçekleştirilmiş olan gümrük birliği (MERCOSUR) bir başka örnektir.
Bu örneklerin yanı sıra Şanghay İşbirliği Örgütü, Doğu ve Güneydoğu Asya ülkeleri arasındaki birlik, Latin Amerika ve Karayip Ülkeleri Birliği (CELAC), Afrika Birliği Örgütü, Afrika’daki üç bölgesel birlik, Avustralya ve Okyanusya Ülkeleri arasındaki birlik arayışları; bütün bunların hepsi geleceğin dünyasını belirleyecek olan siyasal birliklerin nüveleridir.
Çin, Hindistan ve Brezilya örneklerinin ortaya koyduğu gerçek, ancak büyük ölçekli ekonomilerin emperyalist sömürü ve tahakküme karşı koyarak gelişme şansını yakaladıklarıdır.
Mazlumlar dünyasında birlik eğilimi gelişiyor. Geleceğe damgasını vuracak önemli dinamik budur.

3. Soru: Fars, Arap, Türk halkları hangi gerekçelerle ve hangi ortak değerler temelinde bir araya geleceklerdir?
Cevap: Tarih bu sorunun cevabını vermiştir.
Batı Asya’nın tek bir siyasi bütün içinde bir araya geldiği M.Ö. 5550 yılından bu yana geçen 2560 yılın yaklaşık 2000 yılında Anadolu, Suriye ve Irak hep aynı siyasi birlik içinde oldular.
İran’ı da kapsayacak şekilde bütün bölge ise 2500 yılın yaklaşık 600 yılında (Pers, İskender, Emevi, Abbasi, Büyük Selçuklu) aynı siyasi birliğin içindeydiler.
Binlerce yıldır aynı kültürle yoğruluyoruz. Ortak değerlerimizi sıralamaya sayfalar yetmez.
Günümüz dünyasında, geçmişte hiç bir araya gelmemiş halklar ve ülkeler bir araya geliyorken, binyıllara uzanan ortak tarihe sahip Batı Asya’nın hangi temellerde bir araya geleceği sorusu gereksizdir.
Tam tersi söylenebilir. Bu ülkeler ve halklar birbirlerini öylesine tamamlamaktadırlar ki, ayrı durmaları ancak bölge üzerinde emelleri olan emperyalist devletlerin çıkarlarıyla bir anlam kazanır.

4.Soru: Kürt Sorunu gibi bir etnik problem, Batı Asya Birliği gibi daha büyük bir etnik havuzun içinde kendine uygun çözüm ortamını nasıl bulacaktır?
Cevap: Esasen her ülke kendi Kürt sorununa kendi gerçekliğine uygun çözümü bulmaktadır. İran’da başından beri bir Kürdistan Vilayeti vardır ve kültürel haklar kullanılmaktadır. Irak’ta 1970 yılından bu yana uygulanan bölgesel özerklik çözümü söz konusudur. Suriye bugünlerde kendi çözümünü geliştirmektedir. Türkiye’de ise sorun demokratik haklar yönünden esas olarak çözülmüştür.
İşçi Partisi’nin Halk Meclisleri eliyle yönetim programı bütün halkı (Türk ve Kürdüyle) emperyalizme karşı birleştirerek iktidar yapmayı hedeflemektedir.
Kısacası her ülke kendi gerçekliğinden hareketle kendi çözümünü hayata geçirmektedir. Elbette birbirlerini etkileyecek, birbirlerinden öğreneceklerdir.
Ama Batı Asya Birliği, bölge ülkelerinin 20. yüzyıl boyunca yaptıkları gibi Kürt sorununu birbirlerine karşı kullanmalarına son verecektir.
Daha da önemlisi Batı Asya Birliği, emperyalist ülkelerin Kürt sorununu kaşımalarını mümkün kılan zemini ortadan kaldırmış olacaktır.

Mehmet Bedri Gültekin
mbgultekin@ip.org.tr
Ulusalkanal.com.tr


 



Kostenlose Homepage von Beepworld
 
Verantwortlich für den Inhalt dieser Seite ist ausschließlich der
Autor dieser Homepage, kontaktierbar über dieses Formular!