sizdengelenler

 

 SiZDEN GELENLER---OKUYUCU MEKTUPLARI

Bu Siteyi olusturmaktaki amacimiz TÜRK VE KÜRT halklarinin kardesligine vurgu yapmak ve iki halki Emperyalist oyunlara karsi uyarmaktir.

Okuyucu mektuplarimizidan anladigimiz kadariyla bu anlasilmamis. Bizim Kürt Yoktur gibi bir iddamiz bulunmamaktadir.

Kürt vardir ve Türkün öz kardesidir.

Bu saat ten sonra kimse Kürdü Türklestiremez ve Kimsede Türkü Kürdün üstüne süremez.

Iki halk kardestir birlesmelidir ve Emperyalist oyunlari bozmalidir.

Asagida yayinladigimiz Okuyucu mektuplari yanlis anlasilmalara sebep verebilir ama prensiplerimiz geregi yayinliyoruz. Saygilarla.

 

Kürt sorunu nasıl çözülür?

"Türkiye’de Kürt sorunu yoktur, PKK sorunu vardır" demek ile "Türkiye’de PKK sorunu yoktur, Kürt sorunu vardır" demek, eşit derecede taraflı ve önyargılı bir yaklaşımdır. Türkiye’de "Kürt sorunu" da vardır, "PKK terörü sorunu" da vardır.

"Kürt sorunu"nun çözülmesinin birinci önkoşulu, PKK’nın terör eylemlerinin koşulsuz olarak son bulması, PKK’nın silahlarını koşulsuz olarak bırakmasıdır. Çünkü PKK’nın silahlı tehditleri altında mevcut soruna çözüm üretmek olanaklı değildir. PKK’nın, KCK’nın ve HDP’nin, "Siz şunu yapmazsanız, biz de insan öldürmeye devam ederiz" biçimindeki vahşi tavrını, Türkiye Cumhuriyeti devleti kabul edemez. Kimse yasa dışı terör örgütü PKK ile Türkiye Cumhuriyeti’nin yasal güvenlik gücü olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni aynı kefeye koyamaz.

"Kürt sorunu"nun çözülmesinin ikinci önkoşulu, müzakerelerin, on binlerce askeri, polisi ve sivili katletmiş bir terör örgütü ile değil, teröre bulaşmamış olan kişilerle yürütülmesidir. Hatta bu çerçevede müzakere bile anlamsızdır. Demokratik ilkelerin ve temel insan haklarının bir gereği olarak, Kürtlerin kültürel asimilasyonuna, üniter devlet yapısı korunarak, son verilmelidir. PKK da zaten bu şekilde tabandaki desteğini yitirir, marjinal bir örgüte dönüşür.

TANINACAK HAKLAR

Bazı haklar zaten Kürtlerin doğal haklarıdır. Nedir bu haklar? 1)Daha önce Kürtçe olan, sonradan Türkçeleştirilen köy, kasaba ve kent adlarının, tekrar Kürtçe olması. 2)Kürtlerin nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturduğu illerde İlkokul, Ortaokul ve Lise’de, Türkçe ile birlikte, zorunlu Kürtçe derslerinin de olması. 3)Kürtlerin nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturduğu illerdeki üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı, Kürt Kültürü ve Tarihi bölümlerinin açılması. 4)Kürtçe televizyon, gazete, dergi, kitap vs yayını konusundaki eksikliklerin ve aksaklıkların giderilmesi. 5)Kürtlerin nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturduğu illerde İlkokul, Ortaokul, Lise ve Üniversite’de, Kürtçe’nin bilimsel bir dil haline gelmesi durumunda, ülkenin resmi dili olan Türkçeyle eğitimin zorunlu olması koşuluyla, seçmeli olarak, bilim, sanat ve felsefe alanındaki derslerin Kürtçe de alınabilmesi, seçmeli bağlamda anadilde eğitim hakkının tanınması.

"Kürt sorunu"nu çözmek adı altında bunların ötesinde yapılacak şeyler, Türkiye’yi iç savaşa götürmekten başka bir işe yaramaz. Çekoslavakya’nın Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak barışçı bir biçimde ayrılma sürecini veya Britanya’da İskoçya’nın bağımsızlığı için barışçı bir ortamda yapılan referandumu örnek gösterenler hayal aleminde yaşamaktadırlar. Her ülkenin ve bölgenin kendine özgü koşulları ve toplumsal yapısı vardır. Türkiye bir Orta Doğu ülkesidir ve burada oluşacak ayrılıkçı bir hareket Türkiye’yi, Yugoslavya’nın parçalanması sırasında yaşananlardan bile daha büyük bir felakete sürükleyecektir.

Benzer bir biçimde, "federasyon" ve "özerklik" gibi uygulamalar da Türkiye koşullarında gerçekleşecek şeyler değildir. Türkiye’yi İsviçre, ABD, Almanya ve Rusya ile karıştırmamak gerekiyor. Her ülkeyi kendi tarihi, koşulları ve yapısı içinde özel olarak değerlendirmek, genelleme yapmamak gerekir. Yerel yönetimlerin yetkisi artırılacaksa buda, üniter yapıyı bozmayacak biçimde, tüm ülkede yapılmalıdır. Bunu sadece Kürtlerin yoğun yaşadığı illerde yapmak, o bölgeye özerklik ve ayrıcalık tanımak anlamına gelir.

Anayasa’daki "Türk" kavramı ile uğraşmak da anlamsızdır. "Türk" kavramı etnik bir kimliğe işaret etmez, etnik kökeni ne olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkese ve ulusun tamamına işaret eder. "Ben Almanım" ("I am German"), "Ben Fransızım" (I am French"), "Ben İtalyanım" (I am Italian), "Ben İspanyolum" (I am Spanish), "Ben Yunanlıyım" (I am Greek) demek ne kadar doğalsa, "Ben Türküm" ("I am Turkish") demek de o kadar doğaldır. "Ben Almanyalıyım", "Ben Fransalıyım", "Ben İtalyalıyım", "Ben İspanyalıyım", "Ben Yunanistanlıyım" demek ne kadar saçmaysa, (Bu ifadeleri İngilizceye çevirmek bile olanaksız!), "Ben Türkiyeliyim" demek de o kadar saçmadır.

TERÖRÜN GÖLGESİNDE ÇÖZÜM OLMAZ

Ulusal bütünlük içinde Kürtlerin asimilasyonuna son vermek olanaklıdır. Ancak her şeyden önce PKK, KCK ve HDP terörün gölgesinde çözüm olamayacağını idrak etmelidir. Türkiye’de haksızlığa uğrayan sadece Kürtler değildir. Lazlar, Aleviler, sosyalistler, komünistler, ateistler, sosyal demokratlar, Atatürkçüler, Kemalistler onlarca yıldır bu ülkede baskı ve zulüm görmektedirler. Onlar bugün mücadelelerini nasıl siyasetle veriyorlarsa, Kürtler de öyle yapmalıdırlar.

Arif Akcam-Istanbul

Prof. Dr. Ahmed Akgündüz'ün aynı başlıktaki makalesini aktarıyorum:

Muhtelif fikir çevrelerinde Yavuz’un Kürtleri katliama tabi tuttuğu ve hatta onlar hakkında ağza alınmayacak ifadelerle dolu olan bir dörtlüğü olduğu ileri sürülmektedir. Bu doğru mudur? Elbetteki bu iddianın tam tersi doğrudur. Bunu şöyle açıklayabiliriz. Şöyleki, Yavuz olmasaydı, bugün Doğu Anadolu’daki ehl-i sünnet olan Kürtler, Şî’a’nın tasallutu altında olurlardı. Osmanlı Devleti'nin Doğu Anadolu ile alakası, XV. yüzyıla kadar uzanır. Ancak bölgenin Osmanlı Devleti’ne ilhakı veya daha doğru bir tabirle iltihakı, 1514'de kazanılan Çaldıran Zaferi’nden sonradır.

Bilindiği gibi, Şah İsmail, İran'da kısa bir zamanda Safevî Devletini kurmuş ve Doğuda hem Osmanlı Devleti için ve hem de âlem-i İslâm'ın birlik ve beraberliği için, hem siyasî ve hem de dinî açıdan tehlike arz eder hale gelmiştir. Şehzâde Selim, bu iki yönlü tehlikeyi henüz Trabzon Sancakbeyi iken fark etmiş ve babasını İstanbul'da ikaz dahi eylemişti. Fakat, II. Bâyezid, tedbir alamamanın yanında, Şi’îlerin tahrikiyle çıkarılan Şah Kulı isyanını da önleyememişti. Anadolu'yu Şiîleştirme hedefini güden ve her geçen gün bu hedefine daha da yaklaşan Şah İsmail, bir türlü durdurulamıyordu.

Nihâyet Yavuz Sultân Selim Padişah olunca, şuurlu âlim İbn-i Kemal'in de yerinde ikazlarıyla, hem İslâm birliğini bozan ve hem de Doğudaki Sünnî Kürt ve Türkmen aşiretlerini rahatsız eden Safevî tehlikesini bertaraf etmeye azmetti. Allah'ın yardımıyla 1514 tarihinde kazanılan Çaldıran Zaferi ile, Şah İsmail'in Anadolu üzerindeki siyasî ve dinî emellerine son verildi. Bu mühim zaferin kazanılmasında tamamen Sünnî olan ve gazada Yavuz Selim'in yanında yer alan Sünnî Kürt ve Türkmen aşiret beylerinin de büyük rolü vardı. Anadolu'nun ve hatta Musul ve Kerkük civarının da Osmanlı Devleti’ne katılması gerekiyordu. Bu iş nasıl yapılmalıydı? Kılıçla ve savaş yoluyla bu mümkün değildi. Zira bunlar da hem Müslüman ve hem de ehl-i sünnet vel-cemaat idiler. Bununla beraber, bu bölgenin kendi başına kalması, hem mahallî halkın güvenliği açısından tehlikeli ve hem de Osmanlı Devleti'nin de Müslüman bir ülke olması; İslâm'ın kahramanca müdafaasını yapan böyle bir devlete itaat etmenin siyasî ve hukukî açıdan bir farklılık meydana getirmeyeceği ve hem de İslâm birliğinin teşekkülü gibi gayelerle münferiden hareket edilemeyeceği ortadadır.

İşte bu hakikatı idrâk eden Kürt ve Türkmen Beyleri, istimâlet ile yani kendi meyil ve arzuları ile, Osmanlı Devleti'ne itaat etmenin zaruretini anlamışlardır. Büyük âlim İdris-i Bitlisî tarafından Padişah'a yapılan telkinler neticesinde, Doğu ve Güneydoğu bölgesinin tamamı, bir iki ay içinde Osmanlı Devleti’ne iltihâk etmişti.

Osmanlı Devleti'nin değişmeyen siyâsetinin kaynağı ve dayandığı hukukî temeli, İslâmiyetin getirdiği hükümlerdi. Osmanlı Devleti, Kur’ân, sünnet, icmâ’ ve kıyas yoluyla vaz’ edilen hukukî hükümler yanında, İslâm hukukunun müsaade ettiği ölçüde her mahallin örf ve âdetlerine de hürmet gösteriyordu. Bu sebeple, Osmanlı Devleti’ne tâbi’ olan bir Müslüman beylik, dâhilde ve hâriçte, farklı bir sistemle karşılaşmıyordu. Mesela, Doğudaki Kürt ve Türkmen Aşiretleri, Osmanlı Devleti’ne iltihak etmekle bir şey kaybetmemişlerdi; belki kazanmışlardı. İşte Osmanlıya bağlılığın sırrı burada yatıyordu.

Daha önce de izah ettiğimiz gibi, Osmanlı Devleti sahip olduğu topraklar üzerinde, ırka ve maddî sömürüye dayanan bir ayırıma gitmiyordu. Zira topraklarının dahilinde bulunan her yer dâr’ül-İslâm sayılıyor ve bütün Müslüman ahali de bu ülkenin aslî vatandaşı kabul ediliyordu. Zaten Osmanlıyı Avrupa'dan ayıran en önemli hususiyet de buydu. Osmanlı topraklarında yaşayan insanların arasında düşünülebilecek en önemli farklılıklar, bazı örf âdetlere münhasırdı. Rengi ve şekli farklı olsa da, bütün Müslüman Osmanlı ahalisi, yemede, içmede ve hatta giymede dahi aynı dinin esaslarına tabi’ oldukları için, aralarında ihtilafa vesile olacak ciddî bir şey mevcut değildi. Mesela, Müslüman Türklerle Kürtler arasında mevcut olan bazı ufak ve önemsiz farklılıklar dışında, aralarında dinî, ahlakî, kültürel ve coğrafî çok büyük azamî müşterekler vardı. Bu sebeple de, Doğu Anadolu'nun siyasî, dinî, kültürel ve idarî bütünlüğünü bozmak ve parçalamak maksadıyla içerde ve dışarıda yapılan faaliyetlerin, bölge halkı arasında müessir olması çok zordu.

Çaldıran Zaferini takip eden 1516 yılında, Yavuz Sultân Selim, kendisine Doğu Anadolu'nun fethedilmesini tavsiye eden meşhur âlim ve tarihçi İdris-i Bitlisî'ye, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin Osmanlı Devleti'ne ilhâkı için vazife veriyordu. Böylesine ehemmiyetli bir zamanda İslâm birliğinin zaruretine inanan başta Bitlis Hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfâ Emiri Eyyubîlerden II. Halil, İmâdiye Hâkimi Sultân Hüseyin olmak üzere 25-30 tane Kürt beyi (ümerây-ı ekrâd), Osmanlı Devleti'ne itaat arzularını padişaha iletmişlerdi. Şah İsmail'in Diyarbakır muhasarası için gönderdiği orduyu on bin kişilik İdris-i Bitlisî kumandasındaki gönüllü birliklerle hezimete uğratan aynı beyler, bu hâdiseden önce Şi’îlerin Diyarbekir'i muhasara altına almaları üzerine, Yavuz Sultân Selim'e tarihçe müsellem olan tarihî arîzayı, yardım talep etmek ve Osmanlı Devleti'ne itaat etmeden huzur bulamayacaklarını ifade etmek gayesiyle göndermişlerdir.

"Can ü gönülden İslâm Sultânı’na bî’at eyledik, İlhâdları zâhir olan Kızılbaşlar’dan teberri eyledik. Kızılbaşların neşrettiği dalalet ve bid’atleri kaldırdık ve ehl-i sünnet mezhebi ve Şafi’î mezhebini icra eyledik. İslâm Sultânı’nın namı ile şeref bulduk ve hutbelerde dört halifenin ismini yâda başladık. Cihada gayret gösterdik ve İslâm Padişahı’nın yollarını bekledik.

Bu muhlis ve size itaat eden bendelere yardım edesiniz. Bizim beldelerimiz Kızılbaş diyarına yakındır, komşudur ve hatta karışıktır. Nice yıllar bu mülhidler, bizim evlerimizi yıkmışlar ve bizimle savaşmışlardır. Sadece İslâm Sultânı’na muhabbet üzere olduğumuz için, bu inancı saf insanları o zâlimlerin zulümlerinden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz. Sizin inâyetleriniz olmazsa, biz kendi başımıza müstakil olarak bunlara karşı çıkamayız. Zira Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aşiret tarzında yaşamaktadırlar. Sadece Allah'ı bir bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz. Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir. Sünnetullah bizde böyle cârî olmuşdur."

Bu mektûb üzerine Konya Beylerbeyisi Hüsrev Paşa kumandasında ve İdris-i Bitlisî'nin manevî yardımlarıyla toplanan on bin kişilik gönüllüler ordusu, Şah İsmail'in Diyarbekir'i muhasara altına alan ordularını tarumâr eylemiştir. XX. asrın İdris-i Bitlisî'si olan Bediüzzaman 1910'larda Osmanlı Devleti'ne karşı isyan etmek isteyen Kürt aşiret reislerine hitaben diyor:

"Altı yüz seneden beri tevhid bayrağını umum âleme karşı yücelten ve millî âdetlerini terk ederek ihtiyarlanan bizim şanlı Türk pederlerimize, kuvvet ve cesaretimizi hediye edelim. Ona bedel, onların akıl ve ma’rifetinden istifade edeceğiz ve asaletimizi de göstereceğiz. Elhâsıl, Türkler bizim aklımız, biz onların kuvveti; hep beraber bir iyi insan oluruz. Dik başlılık etmeyeceğiz ve kendi başına hareket yapmayacağız. Bu azmimizle başka milletlere ibret dersi vereceğiz. İyi evlâd böyle olur... İttifakta kuvvet var, ittihâdda hayat var, uhuvvette saadet var, hükümete itaatte selâmet var. İttihâdın sağlam ipine ve muhabbet şeridine sarılmak zaruridir."

Diyarbekir'in Safevî Devleti'nden alınmasından sonra Kürt Beyleri arasındaki gayretlerini sürdüren büyük âlim İdris-i Bitlisî, bu faaliyetlerinin neticesinde kısa zamanda Doğu ve Güneydoğudaki Kürt ve Türkmen Beylerinin Osmanlı Devleti'ne itaatlerini temin eylemiştir.

İdris-i Bitlisî vasıtasıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin kısa bir zaman içinde ve hem de yerli beğlerin istek ve arzularıyla Osmanlı Devleti'ne ilhak edildiğinin haberini alan Yavuz Sultân Selim, bu büyük âlimi taltif etmek üzere kendisine bir ferman gönderir. Mektubunun başında Diyarbekir Vilâyeti’nin sulh ile ve istimâlet yolu ile fethine vesile olduğu için İdris-i Bitlisî'ye teşekkür eder. Sonra da manevi takdirleri yanında ona gönderdiği bazı maddî hediyeleri zikreder. Osmanlı Devleti'ne kendi arzularıyla tâbi olan beylerin ve bunlara bağlı olan sancakların mikdarlarını ve tahrîrî bilgileri hazırlamasını emreder. Diyarbekir Beylerbeyi Bıyıklı Mehmed Paşa'ya beyaz hükm-i şerifler gönderdiğini ve Osmanlı Devleti'ne bundan sonra da tâbi olacak olan bey olursa, gönderilen tuğralı beyaz kâğıtlar kullanılarak onlara berâtlarının yazılmasını emreder. Yani bugünün vilâyetleri ve hatta devletleri, kendi arzu ve istekleriyle ve hem de birer mektup ile Osmanlı Devleti'ne bağlanmaktadır. Devlete bağlanan beyler arasında ihtilaf ve ihtilal vuku bulmaması için gereken tedbirlerin alınmasını ve in’âm ve ihsanların da ona göre yapılmasını ister.

Mektubun sonuna doğru, Anadolu'yu Şi’îleştirmek isteyen Şah İsmail'in kendisine elçiler gönderdiğini, bin bir türlü yağcılıklar yapıp sulh istediğini, ancak onun sözlerine ve ıslah olduğuna inanılmaması icab ettiğini belirterek gerekli tedbirlerin ihmal edilmemesini emretmektedir.

Bu gayretlerin neticesinde, yıllar sürecek harplerle elde edilemeyecek zaferlere ulaşıldı. Şark diye adlandırabileceğimiz ve bugün Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Musul ve Kerkük'den itibâren Kuzey Irak ve Haleb'i de içine alan Kuzey Suriye bölgelerinde yaşayan çok sayıda Arap, Türkmen ve Kürt aşiretleri Osmanlı Devleti'ne iltihâk eylemiştir. Bu iltihâklardan bazılarını beraber görelim:

1) Kürt ve Türkmen beylerinden istimâlet ile kendi meyil ve arzuları ile itaat eden 25'den fazla aşiretten ve reislerinden bazıları şunlardır: Bitlis Hâkimi Emir Şerefüddin; Hizan Meliki Emir Davud; Hısn-ı Keyfâ Emîri Melik Halid; İmadiye Hâkimi Sultân Hüseyin; Cezire Hâkimi Şah Ali Bey; Çemişgezek Hâkimi Melik Halil; Pertek Hâkimi Kasım Bey.... Ayrıca Suran, Urmiye, Atak, Cizre, Eğil, Garzan, Palu, Siirt, Meyyafarakin, Sason, Sincar, Çermik, Malatya, Urfa, Besni, Harput, Mardin ve benzeri yerlerdeki aşiretler de arka arkaya Osmanlı Devleti'ne iltihâk etmişlerdir.

2) Kürt ve Türkmen aşiretleri gibi, güneyde yer alan Arap aşiretleri de yine kendi irâdeleriyle Osmanlı Devleti'ne iltihâk etmişlerdir. Aralarında İbn-i Harkuş, İbn-i Said, Benî İbrahim, Benî Sâyim, Benî Atâ aşiretleri, Safed ve Gazze şeyhleri ile Haleb ileri gelenlerinin bulunduğu seçkin bir temsilciler heyetinin Yavuz'a takdim ettikleri ve aslı Topkapı Sarayı’nda bulunan şu itâ'at mektubu çok manidardır:

"Bizler, canlarımız, mallarımız, iyâlimiz ve dinimizin emniyeti için size itaati arzuluyoruz. İslâmı tatbik ve adâleti te’sis için sizin hâkimiyetinizi zaruri görüyoruz ".[1]

Yavuz Sultân Selim ve Kürtler konusunda ileri sürülen önemli fikirlerden biri de Yavuz Sultan Selim’in Doğuda bağımsız bazı küçük Kürt devletlerine müsaade ettiği ve asırlarca bu devletlerin varlığını sürdürdüğü iddiasıdır. Bu konuyu da önce Osmanlı Devleti’nin Doğuda kurduğu idare tarzı nasıldı onu kısaca açıkladıktan sonra, bu iddiaların doğru olup olmadığına işaret edelim. Esasen bu iddiaların da Osmanlı Devlet teşkilâtını bilmemekten ve konu ile ilgili bazı belgeleri yanlış yorumlamaktan kaynaklandığını hemen burada işaret edelim.

Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti'nin idarî yapısının temelini kaza, sancak ve eyâletler teşkil ediyordu. Ancak Osmanlı Devleti, bugünün Amerika’sı gibi, mutlak bir merkeziyetçilikten tamamıyla uzak bir anlayışa sahipti ve idaresi altına aldığı bölge ve cemiyetleri, çeşitli özelliklerine göre farklı idare tarzlarına tabi tutuyordu. Yani eyalet ve sancakların İstanbul'a olan bağlarında ayrı ayrı statüler söz konusuydu. İşte Osmanlı Devleti, Çaldıran Zaferi’nden sonra Doğu Anadolu'da Diyarbekir merkez kabul edilerek Musul, Bitlis, Mardin ve Harput da dahil olmak üzere bütün Doğu Anadolu'da gayet geniş bir eyâlet meydana getirmişti. Kanunî Süleyman devrinde yeni bir düzenleme yapılarak Van'da ayrı bir eyâlet daha teşkil olundu.

Doğu Anadolu'daki sancakları, idare tarzı açısından, her iki eyâlette de, üç ana guruba ayırmak mümkündü. Bunları kısaca özetlemekte yarar görüyoruz.

Birinci gurup, klasik Osmanlı Sancakları şeklindeydi. Yani Osmanlı Devleti'nin diğer bölgelerinde tatbik edilen idare usulü burada da cari idi. Sancakbeyleri doğrudan merkezden tayin olunurlardı ve herhangi bir imtiyaza sahip değillerdi. Bu sancaklar tımar sistemine dahildi. Diyarbekir ve Van eyaletlerindeki bu tür sancaklar, umumiyetle aşiret yapısı kuvvetli olmayan yerlerde teşkil edilmiştir. Diyarbekir Eyâleti'nde merkez Amid, Harput, Hasankeyf, Akçakale, Sincar, Zaho, Ergani ve Çemişkezek sancakları ile Van Eyaleti’ndeki Erciş ve Adilcevaz sancakları, bu tür sancakların başlıca örneklerini teşkil ederdi.

İkinci gurup, Yurtluk ve Ocaklık tarzındaki sancaklardır. Fetih esnasında bazı beylere hizmet ve itaatleri karşılığında, devamlı olarak sancak ve has şeklinde tevcih edilmiştir. Bunlara Ekrâd Sancakları da denir. Hatta Kürdistan Eyâleti sancakları da denmektedir. Bunlar klasik Osmanlı sancaklarından farklıdırlar. Zira sancakların idaresi genellikle bölgeye eskiden beri hâkim ola-gelen nüfuzlu, eski mahallî beyler ve hânedanlara terk edilmiştir. Hayat boyu sancakbeyi olan bu idareciler vefat ettiğinde, yerlerine oğulları veya diğer yakınlarından biri geçmektedir. Devlete ihânet ettikleri takdirde değiştirilebilmektedirler. Seferde Beylerbeyi’nin hizmetine girmekle mükelleftirler ve bu memleketlere merkezden kadı tayin edilir. Arâzîleri tımar nizâmına tabidir. İmtiyazlı sancaklar da diyebileceğimiz bu sancaklardan Diyarbekir Eyaleti’ne bağlı 13 ve Van Eyaletine bağlı olarak da 9 adet mevcut idi. Çermik, Pertek, Kulp, Mihrani, Siirt ve Atak Diyarbekir'e bağlı bu tür sancaklardandırlar. Müküs ve Bargiri de Van'a bağlı bu tür sancaklardandırlar.

Üçüncü gurup ise, Hükümet adı verilen sancaklardır. Bunların idâresi, fetih esnâsında gösterdikleri hizmetlerden dolayı tamamen yerli beylere terkedilmiştir. Sancakbeylerinin tayinine merkezî idare asla karışmaz ve ellerine verilen ahidnâmeler gereğince, bunlar azl ve nasb edilemezler. Arâzîsinde tımar nizâmı cari değildir. Dahilde tamamen müstakil olan bu bölgeler, hariçte yani askeri ve siyasi alanda bölgedeki Osmanlı beylerbeyine tabidirler. Diyarbekir eyâletinde Hazzo, Cizre, Eğil, Tercil, Palu ve Genç sancakları; Van Eyaletinde ise, Bitlis, Hizan, Hakkari ve Mahmûdi sancakları bu mahiyette Osmanlı Sancaklarıdır. Yani bunlar, bağımsız birer devlet tarzında değil, sadece icranın başı olan beyin tayini ile arazinin statüsünün tesbitinde müstakil yetkilerle donatılmışlardır. Zaten toprak itibariyle de, Diyarbekir veya Van Eyâletinin içine serpiştirilmişlerdir.

Kısaca özetlediğimiz bu sistem, daha ziyade Doğu Anadolu’da’da uygulana gelmiştir. Sebebi bu bölgede daha önce müstakil veya İran’a bağlı beylerin fetih esnasında Osmanlı Devleti'ne sadakat göstermeleri ve en önemlisi de, hem itikadî açıdan ve hem de amelî açıdan, Osmanlı Devleti ile aralarında herhangi bir farkın bulunmamasıdır. Başlangıçta hizmet ve sadakat karşılığı verilen bu sancakların durumu, daha sonra ailelerin tasarrufuna bırakılmış ve Tanzîmât dönemine yani 1840'lara kadar bu hal aynen devam etmiştir.[2]

[1] Koca Müverrih, Bedâyi‘, c. II, vrk. 452/a-b; Âli, Künh’ül-Ahbâr, Es’ad Efendi, nr. 2162, vrk. 249/a-251/a; Solakzâde, sh. 378-383; Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, nr. 11634/26; E. 1019; Anonim Tarih, Süleymaniye Kütp. Esad Efendi, nr. 2362, vrk. 112/a-113/a; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. II, sh. 273 vd; Bediüzzaman Said Nursi, Nutuk (Osm.), sh. 20; Kodaman, Bayram, Sultân II. Abdülhamid Devri Doğu Anadolu Politikası, Ankara 1987, sh. 8 vd: Akgündüz, Güneydoğu Meselesi ve Çözüm Yolları, İstanbul 1996, sh. 30 vd; Osmanlı Kanunnâmeleri, c. III (Diyarbekir Eyâleti Kanunnâmeleri), sh. 197-213.

[2] Koca Müverrih, Bedâyi‘, c. II, vrk. 452/a-b; Âli, Künh’ül-Ahbâr, Es’ad Efendi, nr. 2162, vrk. 249/a-251/a; Solakzâde, sh. 378-383; Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, nr. 11634/26; E. 1019; Anonim Tarih, Süleymaniye Kütp. Esad Efendi, nr. 2362, vrk. 112/a-113/a; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.II, sh. 273 vd; Bediüzzaman Said Nursi, Nutuk (Osm.), sh. 20; Kodaman, Sultân II. Abdülhamid Devri Doğu Anadolu Politikası, sh. 12 vd: Akgündüz, Güneydoğu Meselesi ve Çözüm Yolları, sh. 40 vd; Osmanlı Kanunnâmeleri, c. III (Diyarbekir Eyâleti Kanunnâmeleri), sh. 213 vd

 

Hasan Ülger-Bursa

Türkler ile Kürtler arasındaki ilişki, bugün konuya yeni yeni ilgi duymaya başlayanların tahmin bile edemeyecekleri kadar eskilere dayanıyor…
Türklere ait ilk yazılı belge niteliğini de taşıyan Orhun Anıtları, bir yandan Türk budununa seslenirken diğer yandan da Türk ve Kürt Beylerine hitap eder…
Doğu ve Batı’nın organize olmuş şekilde karşı karşıya geldiği Haçlı Seferleri sırasında da, Araplar artık 7. yüzyıldaki İslam fütuhatını ortaya çıkaran askeri deha ve güçlerini yitirmiş olduklarından, İslam Dünyasını savunmak Orta Asya’dan gelerek Arapların yerini alan Türk orduları ile onların sadık uyrukları olan ve İslam diniyle yeni tanışan Kürt ordularına kalmıştı... Çapulcu Haçlı kuvvetlerine karşı kutsal yerlerin savunulmasında Türkler ile Kürtler arasındaki işbirliği, özellikle Eyyubi Sultanlarının önderliğinde devam etmiştir. Özellikle İngiliz Kralı Aslan Yürekli Richard, Fransa Kralı Philippe Auguste ve Alman Kralı Frederick Barbaros önderliğindeki birliklere karşı inanılmaz bir direnç ve yiğitlik destanı ortaya koyarak Mısır ile Suriye’yi geri alan ve Filistin’deki Fransız Krallığı’nı tarihin sayfalarına gömerek Kudüs duvarlarına Eyyubiler’in ünlü Kral-Kartal armasını gururla diken İslam orduları Türkler ile Kürtlerden oluşuyordu…
Eyyubiler’in 1250’deki düşüşünden sonraysa, Kürtler -kendi içlerinde- ciddi bölünmeler yaşadılar. Kürt beylerinin çok büyük bir kısmı, bir yandan Moğollar ile İran Safevileri’ne karşı bağımsızlıklarını koruma uğraşı verirken diğer yandan da Osmanlı’nın yanında yer alarak -özellikle İran’a karşı- iyi bir müttefik olduklarını defalarca gösterdiler. Örneğin, Çaldıran Savaşı’nda Şah İsmail’e karşı Yavuz’un yanında yer almaları, savaşın seyri açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Ki, bu beyliklerden bir kısmının İran sınırına konumlanmış olarak yaşam alanlarını belirlemeleri de, Osmanlı için stratejik bir önem taşımaktaydı…
 

* * *

Zaman içinde baş gösteren çeşitli sıkıntılar da yaşantı doğal olarak. Bunlar, daha çok yönetimsel ve idari sorunlardan kaynaklanmakla beraber, Batı’nın katkılarını da(!) es geçmemek lazım…
Osmanlı art arda kazandığı zaferler sonrasında bir cihan imparatorluğuna dönüşünce, yönetim de incelikli bir sanat haline gelmeye başladı. Buna bağlı olarak da, sahip olunan toprakların büyüklüğü karşısında idari yapılanmada bazı reformlar gerekti…
Bu süreçte, Osmanlılar ile Kürt Beylikleri arasındaki müttefik ilişkisinde, özellikle iki husustan dolayı kırılmalar yaşanmaya başlandı…
İlki, Osmanlı idaresi altındaki bölgelerin -buralardaki hükümranlık ilişkileri ile yerel idari yönetimlerin denetimi açısından- “illere” indirgenmek istenmesiydi. Bu gelişmelerden kaygı duyan ve sahip oldukları imtiyazları uzun dönemde kaybedeceklerini düşünen Kürt Beyleri, yavaş yavaş ayak diremeye başladılar. Ki, bu direnişler sadece Osmanlı’ya karşı da değildi. Osmanlı yerine İran idaresini tercih eden Kürt Beylerinin bölgelerinde de, İran’a karşı benzer direnişler sık sık boy göstermekteydi…
İkincisi de, denetimleri altındaki yerel idarelerde güçlenen Kürt Beylerinin buralardaki maliye sistemine hakim olmak istemeleriydi. Bu paralelde, bağlı oldukları merkezi idareye -yani Osmanlı veya İran yönetimlerine- rağmen, yabancılara ait ticaret kervanlarından “Bey Hakkı” adı altında ek vergiler almaları, merkez ile aralarında ciddi huzursuzlara yol açtı. Çünkü, söz konusu beye vergi ödenmediği zaman, beyin adamları dağlık geçitleri tutmakta ve ödemede bulunmayan kervanları yağmalamaktaydı. Bu durum, Van bölgesinin yönetimini elinde tutan Türk Beyi Melek Ahmet Paşa ile Bitlis yöresine hükmeden Kürt Beyi Avdal Han arasında yaşanan kanlı çatışmalardan da görüleceği gibi, zaman zaman Beyler arası savaşlara kadar gitmiştir.
Ancak, bunlar dışında başka faktörlerden de bahsetmek mümkün…
Genellikle göçebe yaşantısı süren Kürt halkının sosyo-ekonomik durumu gibi... Osmanlı idaresi altındaki Kürtler gayet iyi koşullara sahipken, diğer bölgelerde yaşamlarını sürdürenler ciddi sıkıntılarla karşı karşıyaydılar. Bu da, söz konusu grupların asi, kural tanımaz ve yol kesen eşkıyalar haline dönüşmesine yol açmıştı. Bu özellikler, sonraki dönemlerde Osmanlı’ya karşı gelmeye başlayanlar için de model oluşturdu.
Osmanlı’ya karşı baş gösteren ayaklanmalarda genellikle göz ardı edilen unsurlardan biri de, Kürt halkının içinde bulunduğu katı feodal ilişkilerdir. Yerel idare her zaman aynı Kürt Beyliğinde kalmadığı ve bu makama göz dikmiş olan çok sayıda başka Kürt Beylikleri bulunduğu için, Osmanlı’yla ilişkilerin sıcak tutulması zorunluydu. Bu da, Osmanlı’ya hoş görünmek için vergilerin oranlarını arttırmak ya da gönderilecek şatafatlı hediyeler için yeni kaynaklar bulmak anlamına geliyordu. Söz konusu kaynak da, idarelerinde bulunan Kürt halkıydı. Kürt beylerinin, zaman zaman karşılanması pek mümkün olmayan oranlarda vergiler talep etmeleri, hem kendilerine hem de Osmanlı’ya karşı nefret doğurmaktaydı…
Unutmadan, diğer bir kritik unsur da, Kürtlere ait topraklarda yaşayan Ermeniler ile Süryaniler’in zaman içinde asimile olup Kürt kimliği kazanmalarıdır. Bilmem, günümüze bazı yönlerden ışık tutabilmesi açısından bir şey ifade eder mi?
 

* * *

Söz konusu nedenlerden dolayı huzursuzluklar baş gösterdiğinde, Batı ciddi biçimde konuya eğilme ihtiyacı duydu.
Bunu da, bölgedeki kiliselerde görev yapan din adamları aracılığıyla gerçekleştirdi. Katolik kilisesinin Soğuk Savaş döneminde komünizme karşı yürüttüğü yeraltı mücadelesinin benzeri, o günlerde Osmanlı’ya karşı sahneye kondu. Bölgedeki din adamları ciddi saha çalışmaları yapıp, edindikleri bilgileri hem Vatikan’a hem de bazı Batı devletlerine rapor olarak sunmaktaydılar.
Musul’da görev yapan(!) Garzoni adlı papazın yazdığı “Kürt Dili Grameri ve Sözlüğü”nün, Roma’daki Katolik Kilisesi tarafından 1787’de yayınlanması tesadüf değildi. Bu eser, aynı zamanda Kürtçe ilk dilbilgisi kitabı olma unvanına da sahiptir…
Yine, 19. yüzyılın başlarında bölgede hizmet yapmakta olan İtalyan Rahip G. Campanile de, İtalyanca olarak “Kürdistan Tarihi”ni yazmıştır…
Bu durum, sadece Katolik Kilisesi’nin ilgisiyle sınırlı değildi. Düşündürücü olan, Danimarka Krallığı’nın dahi bölgede araştırmalar yaptırtmasıdır. Bölgedeki Arap, İran, Kürt ve Türklere ait gelişmeleri incelemesi için 18. yüzyılın ikinci yarısında görevlendirilen Carsten Niebuhr, konuyu hem politik gelişmeler açısından ele almış hem de oldukça bilimsel bir çalışmaya imza atmıştır. İlk olarak Almanca yayınlanan “Arabistan ve Komşu Ülkelerine Yolculuk” adlı eseri, daha sonra başta Fransızca olmak üzere çeşitli dillere çevrilmiştir. Amerika, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere, Batı’lı devletlerin bölge ve Kürtler üzerine yaptırdığı diğer çalışmalara başka bir yazıda değiniriz.
 

* * *

Kısacası, Batı daha o zamanlarda Kürt sorununu ele almaya başlarken, bizim bugün sahip olduğumuz bilgiler ve bu doğrultuda oluşturulacak stratejiler son derece kısıtlı.
Görüldüğü üzere büyük devlet olabilmek, uzun dönemli olarak geleceğe bakma yetisi ve strateji geliştirme becerisiyle yakından ilişkilidir


 

Kemal Altun-Urfa

Hadi bunu yayinlayinda göreyim.

"ORTAK VATAN TÜRKİYE VE KÜRDİSTAN"

Öcalan sözlerini şöyle sürdürdü:

"Ortak vatan, Türkiye ve Kürdistan`dır. Kürtler hem Türkiye`yi hem de Kürdistan`ı ortak vatan olarak kabul edecekler. Türkler de hem Türkiye`yi hem de Kürdistan`ı ortak vatan olarak bilecekler. Kürdistan kelimesi de bana ait bir kelime değil. Bu kelimeyi ilk olarak da ben kullanmıyorum. Selçuklu Sultanı Sencer tarafından ilk kez kullanılmış. Tarihsel bir kavramdır. Osmanlı sultanlarının da mektuplarında kullandığı bir kavramdır. Şu anda zaten cumhuriyet var. Sıra geldi cumhuriyetin demokrasiyle donatılmasına. Türkiye`nin her alanda demokratikleşme sorunu var. Bu sorunların mutlaka çözümü gerekiyor. Kürt sorunu da demokratik şekilde Türkiye demokratikleştirilerek çözülmelidir."

 

 

Rafet Candan- Berlin

 

Kürtler’in her toplum gibi sembollerine özel bir ilgisi var.
Ancak bu sembollerin tarihini biliyorlar mı?
Gerçekten de bunların hepsinin çok ilginç hikayeleri var. Bu hikayeleri tarihçilerden öğreniyoruz.
Batıda Türkoloji’nin ustalarının Yahudi Tarihçiler olması gibi, Kürdoloji’nin babasının da Ruslar olduğunu bilir.
Ünlü Rus Kürdolog Nikitin’in verdiği bilgiye göre (Kürtler’in Tarihi-Cilt 1), “Kürdistan” adını ilk kez 12. yüzyılda Selçuklu Sultanı Sencer kullandı/telafuz etti. Kısacası “Kürdistan” sözcüğü bir Türk buluşuydu!
Gordlevskiy ve Minorsky gibi Rus Kürdologlar da aynı fikirdeydi.
Fakat kelimenin kendisi Farsçaydı. –İstan ekini Farslar kullanıyor; Kürdistan ise “Kürtler’in yaşadığı yer” anlamına geliyordu.
 
Modern tarihteki tek Kürt Cumhuriyeti olan Mahabad Cumhuriyeti’nin kurulduğu yer olan Mahabad’ın gerçek adı, W. Eagleton’a göre “Saudj Boulag” idi.
Soudj Boulag, Türkçe “Sovuk Gulag” yani “Soğuk Pınar” anlamına geliyordu. Kısacası ilk Kürt Cumhuriyeti “Soğuk Pınar”da kurulmuştu.

Soner Yalçın

'''Yani KARD-UKH-İ “KÜRD-LER-LER” demek.'''

Karduklar özellikle Kurmanc Kürtleriyle yakınlık göstermektedir

Kürdistan – millattan önce 63 yılı


==KURDUENE KRALLIĞI==

Yunanlı tarihçi ve komutan Ksenefon’un (Xenophon) milattan önce 401 yılında yazdığı Anabasis adlı eserinde “Kardukhi” dediği Kürdler tarafından Korduene Krallığı adında kurulmuş bir krallık vardı. Bu krallık Hakkari ve Diyarbakır arasında kurulmuştu. Kurduene krallığı Kürt prensleri tarafından yönetiliyordu. Ksenefonun dediğine göre bağımsız yaşayan bir halkdı ve Akamenid kralına bağlı değildiler. Daha sonra ise Ermeni olduğu sanılan Kral Tigranesin hükümdarlığını kabul etmiş Kürdler. Modern Ermeni tarihçilerinden Nicholas Adontz (Armenia In The Period Of Justinian, 1970) ve Cyrıl Toumanoff (Studies In Christian Caucasian History, 1963)’un görüşlerini de kısaca not etmek gerek. Toumanoff, lokal “Kardukhi hanedanlıkları”ndan, bir “Gordyene Krallığı”ndan ve “Korduene prensleri”nden, 298 yılından sonra onbeş kalesi bulunan Korduene prensliğinde/devletinde Roma kontrolünden sözeder (a.g.e., s. 181-182).

Adontz, Tigran’ın ordusundaki etnik gruplar arasında “Gordyen’ler”i de sayar (s. 318), modern Kürtler’in atalarının “Kurti”ler olduğunu söyler. Kürtler Kral Tigranesin ordusunda yer alıp birçok yerleşim yerini o dönemlerde hakimiyeti altına almıştır. Bunlar Mezopotamya, Azerbaycan, Suriye, Kapadokyadır. Kürtlerin orduda yer alması sayesinde Ermeni Kral İmparatorluğunu genişletebilmiştir.
Kral Tigranesin Kürt olduğuna dair iddialarda vardır. Tigranes adı Kürtçe kökenlidir. Kürtçede, Tir ve Tigr “Ok” demektir. Bu isim Dicle nehriyle bağlantılıdır. Avrupada Dicleye Tigris denir. –is eki ise Yunanca kelimelerin sonuna gelen ekdir ve –is eki çıkarılınca geriye “Tigr” kalıyor. Yani nehirin ok gibi gidiyor olmasından kaynaklanıyor Dicle nehrinin adı.
Yunancada j harfi yok ve yerine g harfı kullanılır, ondan Tij Tig olmuş olabilir.

Tij-Tijr-Tig-Tigr-Tigris.

Tij-Dij-Dic-Dicle

Tij ve Tir kelimeleri Kürdçe kökenlidir; keskin sivri ve ok anlamına gelmektedir. Yani Dicle nehrinin özellikleri.

Daha sonra ise Korduene Krallığı Roma imparatorluğunun bir eyaleti oldu ve Romalılar döneminde Kürt prensler tarafından yönetilmeye devam etti.

== STRABON ==

Ünlü coğrafyacı ve tarihçi ''Strabon'' (Latince: Strabo) M.Ö. 63 Amasya'da doğmuştur.
Amasya'dan ayrılıp Nil boyunca gezmiştir. Kendisi batıda Sardunya'ya, kuzeyde Karadeniz'den güneyde Etiyopya'nın sınırlarına kadar seyahat ettiğini söylemektedir.
En ünlü eseri o dönemin bilgisine göre dünya coğrafyasını anlattığı "Coğrafya"dır (Geographika). Dünyanın ilk coğrafyacısı olarak da bilinen Strabon'un bu ünlü eseri bir çok dile çevrilmiştir. Yunanlı Strabon Geography adlı kitabındada Kürdlerden bahsetmektedir.
Geography Of Strabo, 14. Kitap, s. 161-62, Suriye başlıklı bölüm).

İngilizce metni:
24. Near the Tigris lie the places belonging to the Gordyaeans, whom the ancients called Carduchians; and their cities are named Sareisa and Satalca and Pinaca, a very powerful fortress, with three citadels, each enclosed by a separate fortification of its own, so that they constitute, as it were, a triple city. But still it not only was held in subjection by the king of the Armenians, but the Romans stok it by force, although the Gordyaeans had an exceptional repute as master-builders and as experts in the construction of siege engines; and it was for this reason that Tigranes used them in such work. But also the rest of Mesopotamia became subject to the Romans.

Eskilerin Kardukhi dediği halka kendisi Gord diyor. K>G dönüşümü var. Yunanlılar Kürdçedeki ‘u’ harfini telaffuz edemedikleri için Straboda Kürd yerine Gord demiş.

*Dicle nehrinin bulunduğun yerlerin Kürtlere ait olduğunu söylüyor. Gordyaei (Gordyaea) bölgesine de değinen Strabon, bu bölgenin antiklerin “Kardukhi” dedikleri aynı yöre olduğuna işaret eder. Strabon, Gordyaei’ye dahil yerleşmeleri Sareisa, Satalca ve Pinaca şeklinde saymakta, yapı ve kuşatma tekniğinde usta olan Gordyaeiler’in bu sebeple Artaxiad hanedanlığının en ünlü kralı olan Tigranes (Tigran II) tarafından hizmete alındıklarını, Gordyaea ülkesinin en büyük ve en iyi parçasının Roma generali Pompey tarafından Tigranes’e verildiğine işaret etmektedir.

Bugün tarihi Kurdistanda bulunan yapıtların önemli bir kısmıda Kürdler tarafından inşa edilmiştir. Ermeni yapıtlarının bazılarınıda Kürdler inşa etmiştir.

==DİON CASSİUS==

II.Yüzyılda yaşayan Romalı Tarihçi Dion Cassius’da Kürdistana, “Gordyen” (Gord-Yurdu); 359 yılında, Sasanlılar tarafından Romalıların Amida (Diyarbakır)da kuşatılması sırasında bu şehirde bulunan A.Marcellinus ise, “Korduen” (Kord Yurdu) diyor.

Tarihçilerin kullandığı Kard, Kord, Gord ve Gordyaea adları Kürd ve Kürdistan adlarıyla aynıdır.

Kürd Yurdu – millattan önce 63 yılı
 


 

sari saltuk
 
KÜRTLERE ÖZERKLİK VEREN İLK TÜRK LİDER: YAVUZ SULTAN SELİM!

TÜRK KÜRT İLİŞKİLERİNİN GİZLİ TARİHİ
 


"...Kürt probleminin Osmanlı’nın son dönemlerinden cumhuriyet tarihine ve bugüne gelişinin ardında Osmanlı devletiyle Safevi devleti arasındaki rekabet, Türkmen meselesi Kürt kabilelerinin Türkler arasındaki Sünni-Şii çatışmasından nasıl yararlandıkları sorusunun cevapları da bulunabilir.

Osmanlı sultanı Yavuz, Ortadoğu ve Mısır seferine çıkmadan önce, Bitlis’teki zamanın ünlü İslam alimlerinden Kürt Şeyh İdris-i Bitlis’i Sünni alimlerin de yardımıyla Yavuz Sultan Selim’i ziyaret etmiş ve onu Türkmen (Türk) meselesi hakkında uyarmıştı. Osmanlı sarayıyla yönetici elitlerin Sünni mezhebine mensup oluşlarını ustaca kullanan Bitlisi, padişaha “Sen Araplara karşı sefere çıkıyorsun ama doğu ve güneyinde Türkmenler sana saldırıp, arkadan vuracaklar. Bunlar Şah İsmail’in adamları ve Osmanlı hanedanı yerine Aleviler (Şia) geçecek” dedi.

Yavuz iyi bir asker olmasına karşın babası Beyazıt gibi devlet meselerini soğukkanlı ve enine boyuna tartışan bir sultan değildi. İşte bu sırada Bitlisi, ona tek çözüm yolunun Türkmen’e karşı, güneydoğu ve Anadolu’da Kürt kabilelerine sancak, beylik verilmesi olduğunu söyleyince Yavuz hemen Şeyh ve kabilesinin istediği Kürt kökenli beylere o zaman özerklik sayılabilecek bu statüyü tanıdı.

Böylece Bitlis prensi “Sünnilik” adına sayıları az olan Kürt kabilelerini birleştirerek Türkmenler’e saldırmaya başladı. Oysa Anadolu’yu fetheden Türkmenler’in problemi Osmanlı’nın onları Balkan kökenli Slav-Rumların saray siyasetindeki büyük etkisiyle sürekli ezmesi, yönetimde hak tanımamasıydı. Aynı problem Timur’un birinci Beyazıd’la Ankara savaşına neden olmuştu. Yani daha o tarihlerde Anadolu’nun, Azerbaycan’ın etnik çoğunluğu olan Türkmenlerle Osmanlı siyasetine egemen olmuş dönme ve Hıristiyan azınlıkların arasındaki stratejik çatışma başlamıştı. Dinsel ön planının arka planıysa milliydi.

İdris-i Bitlisi Yavuz’u Safevi devletine karşı kışkırtmayı sürdürdü ve ünlü Çaldıran savaşıyla Türkler Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da artık bir güç olmaktan çıktılar. Bazıları İran ve Azerbaycan’a göçe zorlanırken, Türkmenler’in boşluğunu Kürtler doldurmaya başladı. Böylece Anadolu’da 350 yıl Kürt beyleriyle Osmanlı sultanlarının ittifakı egemen oldu. Türkçe adı Amid olan Diyarbakır iskan edildi. İkinci Abdülhamid, Ermeni isyanlarına karşı Hamidiye alaylarını Yavuz ile Bitlisi’nin anlaşmasına dayanarak kurdu. Kürt kabilerinin yeni rakipleri Ermenilerle aralarındaki çatışmalar sözde Ermeni soykırımının arka planında önemli bir rol oynar.

Şeyh Bitlisi Kürtlerin tarihi olarak tanıtılan kitabı Şerefname’de Kürtlerin tarihinden çok, Osmanlı - İran ilişkilerini, mücadelesini anlatır. Cumhuriyet tarihi ise Osmanlı’nın yerine Türk üniter devletinin kuruluşunu kabul etmeyen Kürt topluluklarının bu kez İngiliz, Rus emperyalizminin kışkırtmalarıyla çıkardıkları isyanların PKK bölücü terör hareketine kadar gelişimini yansıtır.

Bugünse Türkiye’de yönetimde olan İslamcı-cemaatçı anlayışın Kürt meselesi konusundaki icraatları Yavuz döneminden gelen tarihsel çağrışımlara yorum düzeyinde açıktır.

Herkesin bildiği, bugün Türkiye’de Kürt meselesinin ardında Batı emperyalizminin olduğu gerçeğidir. Yeni Kürt jeopolitiği Irak’tan Anadolu’ya, İran’dan Hazar enerji havzasına kadar ABD ve AB tarafından genişletilerek Türk dünyasının içine ikinci “Ermenistan” gibi sokulmak istenmektedir. Mesele yalnız Türkiye’yle sınırlı değildir.
Türkiye’de Türk milliyetçiliğini tasfiye etmek isteyen yerli ve yabancı güçler, Kürt milliyetçiliğini bu amaçla beslemekte ve kontrol altına almaktadırlar.

 
Latife Kabur-- Sakarya

Kürtlerin kökeniyle ilgili bugüne kadar yapılmış en kapsamlı araştırma. İşte çarpıcı sonuçlar...

Şimdiye kadar Kürtlerin kökenleriyle ilgili çok şey yazılıp çizildi. Türk ve Kürt milliyetçiliği yapanlar meseleyi böyle bir etnik kökenin var olup olmadığına kadar götürdü. Hatta Kürtler diye bir topluluğun olmadığı bile dile getirildi. Geliştirdikleri tezi ispatlamak için de “Kürt” kelimesinin “Kart-Kurt” sesinden türediğini ileri sürdüler. Kendi içinde Gurmanclar (Kırmanç), Soran, Zaza diye bölünen Kürtlerin tarihi geçmişiyle ilgili önemli bir araştırma geçtiğimiz günlerde Karakutu yayınları tarafından kitap haline getirildi. “Gurmanc ve Kürtlerin kökeni” isimli kitabın yazarı, kendisi de bir Gurmanc olan Ömer Özüyılmaz. Aksiyon'un haberine göre 10 yıldır yerli ve yabancı birçok kaynağı inceleyen Özüyılmaz’ın tespitleri, bugüne kadar yapılan tartışmaları sona erdirecek nitelikte. Yazara göre “Kürtler” diye bir topluluk var. Kürtlerin bir kolu kabul edilen Gurmanclar da Türk. Kürtlerin atası da Medler değil. Gurmancların ise aslında Kürt olmadığı delilleri ile ortaya konuluyor.

Bugüne kadar birçok bilim adamı Kürtlerin kökenini Türkiye, Irak, İran ve Suriye’de araştırdı. Ancak ortaya çıkan sonuçlar meseleyi daha da içinden çıkılmaz hale getirdi. Bazıları, Kürtlerin kökenini Medlere, Urartulara ve Araplara dayandırdı; bazıları da Asya’daki kavimlere… Kimi bilim adamlarına göre Kürtler, Finliler ve Cermenlerle akraba. Yazar Özüyılmaz’ın araştırması bu konulara açıklık getirmesi bakımından çok önemli. Ona göre Türkiye’de yaklaşık 9-11 milyon arasında Kürt kökenli vatandaş yaşıyor. Kimi Kürt, Gurmanc ve Zaza kendini Türklerden ayrı bir ırk olarak mütalaa ediyor. Kimi de köken olarak Türk ya da başka halklardan olduklarını benimsemiş durumda.

Kitapta Kürtlerin kökenin Medlere dayandığı tezi de çürütülüyor. Tarihî kayıtlara göre Medler, Matia ve Mada adıyla da biliniyor. Arap coğrafyacı Mesudi’nin “Muruc Ez-Zeheb / Altın Bozkırlar” adlı eserinde Urumiye şehri anlatılırken, Median şehirlerinin yakınlarında bir yer olarak tarif ediliyor. Ermeni tarihçi Grousset ise Med topraklarını İran ile Azerbaycan topraklarının doğu kısmı olarak tarif ediyor. Eski haritalarda “Median” olarak gösterilen bölge de günümüzde “Kürdistan” denilen bölgeyle coğrafi olarak aynı değil. Dolayısıyla Kürtlerin atası Medler diyenlerin tezleri kuşkulu hale geliyor. Medlerin ilerleyişi sırasında, Van bölgesinde sadece Ermenilerin varlığından söz edilebileceğini belirten Özüyılmaz, Gürcü tarihinde bahsedilen coğrafyanın farklı olduğunu söylüyor: “İskender M.Ö. 331 yılında Erbil, Gaugamela ovasında yapılan bir meydan savaşında Pers Kralı I. Dara’yı mağlup eder. Bunun üzerine kaçan Dara ve kumandalarını takip ederek kuzeye girer. Ermenistan’ı ve Aras vadisini takip edip buraları kendisine bağlar. Sonra Median’a girer. Kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu ile Ermenistan olarak anlatılan Doğu Anadolu ve bugünkü Batı İran, Median toprakları içerisinde değildir.”

İlginç olan ise bugün Gurmanc, Zaza ve Kürtlerin ikamet ettiği hiçbir bölgenin Median olarak tarif edilen coğrafya içerisinde yer almıyor olması. Kitapta, Medlerden günümüze birkaç kral isminden başka hiçbir şey kalmadığı anlatılıyor. Ayrıca, Dara’nın ünlü Bisutin abidesinde dönemin önemli üç diline yer verilmişken, Med diline ve Kürtlerle alakalı bir bilgiye rastlanılmaması, bu tezin varlığını kesin olarak çürütüyor. Kürt-Med ilişkisinin Kürtleşmiş Ermenilerin oluşturduğu Hoybun Cemiyeti’nin tezi olduğunu belirten Ömer Özüyılmaz, “Sadece Mervaniler Kürt’tür diyebiliriz. Halk Arap veya Müslüman olmuş Ermenilerden oluşuyordu. Yalnızca yönetici kadro Kürt’tür. Kürtlerin Zerdüşt olduğu tezi de Medlerle ilintilendiriliyor. Ancak şimdilerde Türkiye içinde Kürt coğrafyası diye anılan bölgelerde Zerdüşt tapınaklarına rastlamak mümkün değil.” diyor.

Kürtlerin kökeni anlatan ilk kitap Şeref Han’ın yazdığı Şerefname’dir. Bu eserde geçen ve Kürtlerin kökeni ile ilgili anlatılan üç rivayet de yazar tarafından inceleniyor. Araplar, Kürtlerin “cin” neslinden geldiğini savunuyor. Cin aslında “Çin” bölgesini tarif ediyor. Araplarda Ç harfi olmadığından, kelime C olarak okunuyor.

Diğer rivayete göre Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) zuhurundan sonra Türkler Arabistan’a bir heyet gönderir. Bu heyetin başındaki Oğuz beyi Peygamberimiz’e kendisini Kürtlerin beyi olarak tanıtır. Bu beyin adı Boğduz Han’dır.

Yine Şerefname’ye göre Kürtler Boğduz ve Becenek adlı iki atadan türemiştir. Boğduz adının bir Türk ismi olduğu ispatlanırken, “becenek” adı Türklerin “peçenek” kolundan gelir.

ELEGEŞ ANITINDAKİ KÜRT!

Konuyla ilgili bir diğer kanıt ise Moğolistan’ın kuzey batısında Baykal gölü ve Altay dağları civarındaki Yenisey ırmağı yakınında bulunan bir anıt. Günümüzde Tannu-Tuva Özerk Muhtar Türk Cumhuriyeti içinde kalan bu alanda, Kürtler tarafından bir İlhanlık veya bilinen ilk Kürt beyliğinin izleri var. Rus Radloff tarafından Elegeş ırmağının doğu yakasında bulunan anıt Danimarkalı bilim adamı Thomsen tarafından okundu. Elegeş yazıtları diye bilinen anıt M.S. 650 yılı öncesine ait. Yenisey Kürtleri, kendi hükümdarları için mezar anıtı olarak diktikleri tahmin ediliyor. Bugünkü Türkçe ile anıtta şöyle bir yazı bulunuyor; “Ben Kürt İl-hanı Alp-Urungu’yum. Altından yapılmış okluğumu bağladım belime; devletim ve milletim ben 39 yaşımda öldüm.” Bu kayıt Kürtlerin bu dönemde Türkistan’da bir devlet kurduklarını, dillerinin Türkçe olduğunu, devlet yapısının Türk mefkûresine göre şekillendiğini gösteriyor. Kürtlerin varlığını gösteren bilgiler sadece anıtla sınırlı olmadığını savunan Ömer Özüyılmaz, “O çevrede çok sayıda Kürt adlı bölgelere ve Kürtlerden kalan hatıralara rastlanıldı. Afganistan’daki Herat şehrinin 20 km. kuzeyinde, Herirud nehrinin sol sahilinde, Timur devleti zamanında çok meşhur olan ‘Ulenknişin’ yaylasının batısında bir köy var. Adı Kürtnişin. Bu adla bir köyün varlığı, buralarda halen Alp Urungun’un neslinden gelen Türk kökenli Kürt ailelerin yaşadıklarını gösteriyor. Bugün Rusya sınırları içerisinde Başkurdistan adında bir özerk cumhuriyetin varlığı da çok ilginçtir. Bu özerk cumhuriyetin adının günümüzde Kuzey Irak’ta oluşturulmaya çalışılan Kürdistan devleti adıyla birebir aynilik göstermektedir.” diyor. Yenisey Kürtlerinden yerlerinde kalanlar, sonradan doğudan gelen yeni göçlerin baskısı ile batıya göç edip İrtiş ırmağı ile Tobol suyu boylarına yer yerleştiler. Çarlık döneminde bunlara resmî olarak “Tara Tatarları, Tobol Tatarları” ve yurtlarına da “Kürtak Heskaya Volost” denildi.

KÜRTLER ASYADAN GELDİLER

Ön Asya’da İlk Kürt adının kullanılması M.S. 5. yüzyılda oldu. Bu tarihe kadar Ortadoğu’da Kürt adına rastlanılmaması Kürtlerin Asyatik bir topluluk olduğunu göstermeye yetiyor. Günümüzde Kürtler Sivas’tan Basra’ya kadar olan coğrafyada yaşayan bir halk olarak anlatılıyor. Yazar Özüyılmaz, Kürtlerin Hunlar içinde yer alan bir topluluk olduğunu; ancak Anadolu’ya Türklerden önce geldiklerini tezini ortaya atıyor: “Kürtler Türklerden 5 asır önce Anadolu’ya gelip yerleşmiştir. Bunlar daha çok dağlarda yaşadılar. Kürtler Asya’da Hunlar içinde yaşadılar. Hunlar içinde Moğollar, Tibetliler, Afgan kökenliler de var. Ancak Hunların ana mantalitesi Türklük üzerindedir.”

1800’lü yılların ilk çeyreğine kadar yazılan tüm tarihî ve coğrafî eserlerde Doğu ve Güneydoğu için Kürt ve Kürdistan terimlerinin kullanılmadığı görülüyor. İlginç olan bu tarihten sonra yazılan eserlerde Türkiye’nin doğusu ve Suriye’nin kuzeyinde yaşayan topluluklar için Kürt adının kullanılmaya başlanması. Kürdistan kelimesi ilk olarak Selçuklu Sultanı Sencer tarafından dile getiriliyor. Bu kavram daha sonra Akkoyunlu ve Memluklular’da devam ediyor ve Osmanlı’ya kadar geliyor. Ancak Kürdistan kelimesi bugünkü coğrafyayı tarif etmek için kullanılmıyor. Hakkâri’nin güneyi, Urumiye Gölü ve Kuzey Irak’ın sağ tarafında kalan bölgenin adı olarak zikrediliyor. Bu bölgede Soranların yaşadığı tahmin ediliyor. Ömer Özüyılmaz Soranların Kürtlüğün özü olduğunu söylüyor.

Şüphesiz aradan geçen yıllar coğrafi bölgelerde büyük değişimler meydana getiriyor. Kayıtlara göre Muş’un Varto ilçesinin 1914 yılındaki nüfusu, yüzde 90 Türklerden, yüzde 10 da Ermenilerden oluşuyordu. Günümüzde ise kendini Türk olarak ifade eden aileler yok denecek kadar az. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde çok sayıda “baba” adıyla yatırların bulunması da Kürtlerin bu coğrafya ile pek ilgisinin olmadığını gösteriyor. Kitaba göre, bölgede Kürt kökenli herhangi bir yatırın varlığı bilinmiyor.

GURMANCLAR KÜRT DEĞİL

Ortaya çıkan bu tablo Anadolu’da, Suriye’de ve Irak’ın kuzeyinde yaşayan ve kendilerini “Kürt” olarak ifade eden grupların kim olduğu sorusunu akla getiriyor. Bu gruplar içerisinde Türkiye’de ve Suriye’de yaşayanlar Gurmanc (Kırmanç) olarak biliniyor. Aslında Gurmanc ve Kürt toplulukları dikkatle incelendiğinde, iki unsur arasındaki farklılıklar da açığa çıkıyor. Türkiye’de Kürt olarak zikredilen topluluklar arasında sadece Gurmanclar yer alıyor. Bunun yanında İran sınırına yakın az sayıda Kürt topluluğu da mevcut. Yazar Ömer Özüyılmaz, Gurmancların Kürt oldukları tezinin yanlış ve politik olduğu görüşünde: “Kürt ve Gurmanc toplulukları birbiri ile uzak akraba, fakat ayrı boylardan. Kürtler İran’a 5. yüzyılda gelmişken Gurmancların Batı İran’a, Irak’a ve Anadolu’ya gelişleri Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra olmuştur.”

‘Gur’luğun esasen Türklüğün temel adı olduğunu ileri süren Özüyılmaz, bu konuda farklı bir tartışmayı başlatıyor: “Hem tarihî vesikalarda hem de günümüzde Türkler, ‘Gurlular’ olarak tanınmışlardır. ‘Gurluk’ Türklerde ya ilk ya da son ad olmuştur. Uygur, Sugur, Ogur, Finogur, Ongur, Bulgur gibi çok sayıda Türk boyu vardır. 1000 yıllarında Kıpçak Türklerine Yugur oğulları denmektir. Harzemşahlar da bu zümre içerisinde yer alırken, Kıpçak, Kun ve Kuman adları ile anılan Türkler de ‘Gur’ şeklinde tarif edilmekteydi. Kısacası Türklüğün özü ‘Gur’ kelimesidir.” Özüyılmaz’a göre “Gur” kelimesinin Kürtçe (Gurmanc dili) anlamı “Kurt” demek. Kurt ise Türk topluluklarının efsanevi sembolü. Terör örgütü PKK’nın yayın organlarından Pine ve Azadiye Welat gazetelerinin çıkardıkları Ferhenggoka adındaki Kürtçe sözlükte “Gurmanco” kelimesi “efsanevi bir Kurt” olarak tarif ediliyor. İran-Tahran ve Türkmenistan-Aşkabat arasında Hazar gölünün güneyinde Gurgan adlı bir yer adının Türkçe, “kurtlar ve kurt yeri” manasına gelmesi de Gurmancların Türklüğünü ifade etdiyor. Gurmanc kelimesinin Türkiye’deki kullanımlarından bazıları da Kirmanc ve Kurmanc şeklinde. Kirman, Farsçada kurt adam, kurtlar anlamına geliyor “Gurmanc” kelimesi ise “Gur” ve akabinde aidiyet anlatan “Man” belirteci ile birleşmesinden meydana geliyor. Alman, Kuman, Kurman, Sayman, Uzman, Kahraman, Ayman gibi isimlerde de “man” eki belirteç olarak kullanılıyor. “Türk” ismine “man” eklenmesi ile oluşan “Türkmen” kelimesinin meydana geldiği gibi, Gur Türklerinin adı olan, “Gur” kelimesinin arkasına “Man” eklenmek suretiyle “Gurman” kelimesi oluşturulmuştur deniliyor. Ömer Özüyılmaz bugün Gurmanc lehçesi ile konuşan Kürtlerin kullandığı çok sayıdaki kelimenin öz Türkçe olduğunu belirtiyor. Özüyılmaz, tespit ettiğine göre Kürtçede (Gurmanc dilinde) yer alan 400 kadar öz Türkçe kelimenin olmasına karşın, bu kelimelerin Türkiye Türkçesinde yeralmıyor.

DEMİRCİ KAVA BİR TÜRK EFSANESİ

Kitapta Nevruz üzerinden tartışılan Kürtlerin sahiplendiği “Demirci Kava” efsanesi ile Türklerin türeyiş destanı olarak bilenen “Ergenekon’dan çıkış” efsanesinin kökeni de aranıyor. Kitapta olay şöyle anlatılıyor: Turan (Türkistan) ve İran topraklarının Cemşit’ten sonraki hükümdarı olan Dahhak adında zalim bir hükümdarın omuzlarında kanser hastalığı ortaya çıkar. Hükümdar, ülkenin tüm hekimlerini çağırarak hastalığına çare arar; fakat hekimler hükümdarı iyileştirmek isteseler de başarılı olamazlar. Bir gün hekim kılığına giren şeytan, Dehhak’a gelerek “Eğer genç insanlardan iki kişiyi her gün kurban edip beyinlerini yaralarına sürecek olursa iyileşeceğini” söyler. Bu şekilde yapılan tedavide, tesadüfî olarak ağrı dinmeye başlayınca, her gün İran ve Türkistan’da iki genç yakalanarak kurban edilir. Daha sonra bu işi yapmakla görevli mutfak çalışanı vicdan azabı çektiğinden, her gün öldürülen iki gençten birini salıverip, yerine koyun beyni götürmeye başlar. Saraydan kaçan gençler ise, uzaklardaki dağlara sığınarak zamanla çoğalırlar. Nesilleri bu gençlerden oluşan topluluğa Kürt denilmiştir. Daha sonra içlerinden demircilik yapan Kava adında bir kişi, Kürtleri bu dağlardan kurtarıp Dehhak’a karşı isyan başlatır ve zalim Kralı öldürür.

Bu efsane Türklerin türeyiş destanın çağrıştırıyor: Çinliler tarafından esir edilen Türkler, zamanla kaçarak dağlara sığınmış ve orada çoğalarak millet haline gelirler. Daha sonra bir demirci, demirden dağı eritip Türkleri özgürlüğe kavuşturur. Daha sonra Türkler düşmanlarını öldürerek bölgeyi ele geçirirler. Ergenekon’dan çıkış zamanı bahar ayları olduğundan, bu efsaneden dolayı Türk zümreleri bahar bayramı adı verilen Nevruz’da, bir demirci temsili olarak demiri döverek, bayramın başlangıcını yapar. Akabinde günahlardan ve kirlerden temizlenmek için ateşten atlama törenleri yapılır. Hem Kürt hem de Türk efsanesindeki figürler ve törenler aynı.

Demirci Kava adlı kişinin aslında Türk veziri Bilge Tonyukuk olduğunu söyleyen Ömer Özüyılmaz, “Şerefname’de de bu geçer. Göktürk yazıtlarında, Bilge Tonyukuk’un adı Gave olarak geçer. Aslen Çin topraklarında yaşayan bir Türk ailenin çocuğu iken, Göktürk devletinde vezirlik yapmıştır. Doğu Türkistan Türklerinde, Çin’den gelen ailelere ‘Gave’ denmektedir. Göktürklerde ve Doğu Türkistan Türklerinde vezirlerin unvanı ‘demirci’dir. Dolayısıyla Bilge Tonyukuk’un Türkçe unvanı Demirci Gave’dir. Bu benzerliğin tesadüfle açıklanmasına imkân göremiyoruz. Ergenekon destanında anlatılan hadise tamamen Demirci Gave efsanesi ile aynıdır.” diyor. Bu ve benzeri birçok Türk efsanesi, Türklerin İran’a gelmelerinden sonra Fars edebiyatına geçer. Firdevsi’nin yazdığı Demirci Kava efsanesi, Türklerin İran’a gelmesinden sonra gerçekleşir. Firdevsi de Türklerden duyduğu bu efsaneyi kaleme alır. Hem demirci kava efsanesinde hem de Türklerin türeyiş destanında bir demircinin dağı erittiği ve halkı özgürlüğe kavuşturduğu ile demircinin zalim kralı öldürdüğü aynı benzerliklerle anlatılıyor


 

Sadik Kaskar-Istanbul

 

Yavuz Sultan Selim (1512-1520)’in Osmanlı tahtına geçmesiyle Türkmen sürgün ve katliamları hat safhaya varır. 24 Ağustos 1514’deki Şah İsmail ile Yavuz Selim arasıda geçen Çaldıran Savaşı öncesi 40 Bin üzerinde kızılbaşTürkmen katledilir. Savaş meydanında öldürülen Türkmenler hariç... Prof.Dr.Faruk Sümer; Safevi Devleti’in Osmanlılardan daha Türk çok bir Türk Devleti olduğunu söyleyerek: Safevi Devletinin kurucuları; Anadolu Kızılbaş Türk oymaklarıdır. Devletin resmi dili Türkçe’dir. On iki hayvanlı Türk Takvimini kullanmaktadırlar. Askeri teşkilatlanmaları Türk sistemidir. Edebiyatı vb. yazı sitemleri Türkçe’dir.... Demektedir ki, bütün kaynaklar bu hususu doğrulamaktadır. Yine Akkoyunlu Devleti ve Karamanoğulları Beyliği, Osmanlılar’dan daha Türktür. Çeşitli Türkmen oymaklarından ve Bayındır Beyleri’nin kurucusu olduğu aşiretler konfederasyonundan meydana gelen Akkoyunlular için John E.Woods; "300 Yıllık Türk İmparatorluğu" demektedir ki, isabetli bir saptamada bulunmaktadır. Kur’anı ilk Türkçe’ye çeviren ve Saray dahil her alanda Türk Dili’ni hakim kılan Akkoyunlular gerçek anlamda bir Türk Devletidir. Osmanlılar Türkleri aşağılarken Dede Korkut ise şöyle der: "Karanlıkta yolumu yitirirsem parolam Allah’tır/Soylu kuralın taşıyıcısı, efendimiz Bayındır Han’dır/Salur Kazan’dır savaş gününün galibi" Bölgede hüküm süren Akkoyunlu ve Safevilerin Türk Dilinin yöreye hakim olmasından rahatsızlık duyan Kürt Mollası İdris Bitlisi; Osmanlılar ile işbirliği yaparak Türkmenlerden intikam alır.

Yavuz Selim’e kadar Doğu Anadolu’da Türkmen hakimiyeti vardır. Yavuz ise; Şafi mezhebinden Nakşibendi tarikatından Kürt mollası Şeyh İdris-i Bitlisi’nin önerisi ve planlamasıyla Doğu ve Güney Anadolu’da Türkmenler katledilmişler, kurtulanlar ise Azerbaycan’a kaçmışlardır. Türkmenlerin hakim oldukları idari beylikler ve toprakları; Yavuz’un imzaladığı boş fermanları, İdris-i Bitlisi oldurarak Kürt Aşiret reisine ve ağalarına vermiştir. Böylelikle bugünkü doğudaki feodalizmin temelleri atılmıştır.

İdrîs-i Bitlîsi (Ö.8 Kasım 1520) "Selim Şah-Nâme" adlı eserinde; başta Diyarbekir olmak üzere Kürtistan memleketinde "Kürt Beyleri ve Kürt taifesinin mülk, millet, mezhep ve irsi bağlarının" nasıl güçlendirdiğini anlatırken, şehir ve yöre adlarını tek tek vererek Kızılbaş Türkmenleri de nasıl katlettiklerini "Allah’ın ve Padişah’ın yanında olan bir Molla olarak" zevkle ve kana susamış bir vampir edasıyla anlatmaktadır. Kürtler "dirlik ve birliklerini" İdrîs-i Bitlîsi’ye borçluyken, Türkler ise, Yavuz Selim ile İdrîs-i Bitlîsi’nin yaptıklarını lanetle anmaya devam edeceklerdir. Büyük bir Türk katili olan İdrîs-i Bitlîsi’nin bütün eserlerini Türkmen Tarihi açısından "Türklük bilincine sahib bir tarihcimiz" tarafından incelenip gerçek anlamda "Anadolu Türk Tarihi"nin bir kesitini ayakları üstüne oturtulması gereklidir. Yunan mezalimini ağızlarında sakız eden bazı "Türk Milliyetçi Yazarları" Yavuz ve İdris-i Bitlisi’nin Türk katliamlarını görmezlikten gelmektedirler.

Yavuz dönemimde Osmanlı yönetiminde görev alan İdris Bitlisi ve Bıyıklı Mehmet Paşa ile Kürt Aşiret Ağaları’nın durumları için; bugün Kürt gruplarından KOMKAR belgeli olarak şöyle demektedir ki çok ilginçtir:

"1535'ler de böyle bir icazet vererek, beylik topraklarının bölünmesini kolaylaştırmıştır. Kanuni Sultan Süleyman fermannamesinde aynen şöyle diyor: -Bey öldüğünde, eyaleti kaldırmayıp bütün hududu ile Mülkname'yi Humayun uyarınca oğlu bir ise, O'na kalacak, eğer müteadit ise, istekleri üzerine kale ve yerleri, aralarında paylaşacaklardır. Uzlaşmazlarsa, Kürdistan beyleri nasıl münasip görürlerse öyle yapacaklar ve mülkiyet yoluyla bunlara ebediyete kadar ila ebeddevran mutaarrıf olacaklardır. Eğer Bey, varissiz, akrabasız ölmüş ise, o zaman eyaleti, hariçten ve yabancılardan hiç kimseye verilmiyecek, Kürdistan beyleri ile görüşülüp ve ittifak edilip, onlar bölgenin Beylerinden veya Beyzadelerinden her kimi uygun görürlerse, ona tevcih edilecektir. (Hükmi Şerif, Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, E. 11960 sayı-İstanbul) Kürt-Osmanlı Andlaşması'nın mimarı Mevlana İdris'tir. Bu anlaşmayı kabul eden ve gerekli bulan Yavuz Sultan Selim'dir. İkisi de 1520'de maalesef ölmüşlerdir. Sultan Selim, Mevlana İdris'e; -Git Kürdistan beylerini ve emirlerini topla, kendi aralarında bir beylerbeyi seçsinler demişti. Mevlana İdris ise, Kürt beylerini çok iyi tanıdığı için kestirmeden bir beylerbeyi Sultan'dan istemiş ve Bıyıklı Mehmet Paşa'yı tavsiye ederek bu işi noktalamış idi. Diyarbakırlı bir Kürt olan Bıyıklı Mehmed Paşa'da çok erken gitti ve bundan sonra Kürdistan Eyaleti Başkenti'ne Mekadonlu komutanlar gelmeye başladı. Kanuni Sultan Süleyman, bilerek veya bilmiyerek 1533-34'lerde, Bitlis'i Şeref Han'dan alıp, bir fermanla Ulame Tekelu'ya veriyor. Direnen Bitlis Beyi'nin üstüne, Diyarbekir Beylerbeyi ve kuvvetleri ile bütün Kürdistan beylerinin kuvvetlerini de katıyor ve Ulame'yi başkomutan olarak atıyor. Aynı Sultan, 1535'ler de Bağdat seferini yaptıktan sonra Kürtleri tanımaya başlıyor veya bunlarsız bir şey yapamıyacağını anlayarak, babasının Amasya'da imzaladığı anlaşmaya yukarda verdiğim arşiv numaralı Hükm-i Şerif-i yayınlıyor. Neticeye baktığımızda, Kürdistan hükümdarları, çoğunlukla topraklarını bölmemiş ve statülerini 1850'lere kadar getirmişlerdir."

Aynı gurubun siyasi örgütünün başı Alevi Kökenli Kemal Burkay ve Munzur Çem gibileri; bu iki Osmanlı Kürtünün, Alevileri katletmesini görmezlikten gelerek, Alevi Tarihini yok sayarak "öteki tarih" dedikleri uydurma bir "Kürt Tarihi" yaratmaya çalışıyorlar. Tunceli Ovacık’ta "üçlü Kürt ittifakı" olan: Bıyıklı Mehmet Paşa, İdris Bitlisi ve Palu Beyi Cemşid ‘in; on binlerce Kızılbaşı kesmesine; aynı bölgenin adamları Kürtlük İdeolojileri adına ses çıkarmamaktadırlar. Ahlaki olarak bu çifte standart davranışlarına ne demek gerektiğine okuyucular karar versin !

Yavuz Selim’in önce Erzincan Valiliğine atadığı, sonradan da bütün doğu ve güney doğuya bakmak kaydı ile Diyarbakır Eyaletine getirdiği Dıyarbakırlı Kürt Bıyıklı Mehmet Paşa ve danışmanı Bitlisli Molla İdris; bütün bölgeyi Türkler’den temizlerler ve YÜZ BİN Kızılbaş Türk’ü katlederler. Bölgeden kaçamayan Türkler de kendilerini Kürt olduklarını söyleyerek kalırlar, baskılar sonucu da gerçekten Kürtleşirler. Doğu sınırlarını Türklere kapatan Yavuz; korumalığını da Kürt aşiretlerine bırakır. 1517’de Yavuz Selim’in Mısır’ı alması ve 74.ncü İslâm Halifesi olması ile sünnilik resmi ideoloji haline gelir ve İslâmi Devlet kimliği oluşur. Bu tarihten sonra Araplar, Osmanlı Devleti’nin yaşamı boyunca diğer halklardan üstün ve gözde konumlarına devam ederler. Türkler arasında Yavuz adı Yezit ile özdeşleşir ve lanetle anılır olur. Türk ulusal kimliği; Bozkırdaki Türkmenlerde yaşar ve ozanları Türkçe’yi geliştirir. Osmanlı Sarayı ise giderek soysuzlaşır ve yapay "Osmanlıca" denen yazı dili hakim olur. Bu nedenle Prof.Dr. Faruk Sümer; Safaviler için Osmanlılar’dan daha fazla Türktür demektedir.

Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) dönemi Osmanlı İmparatorluğu’nun zirvede olduğu bir zamandır. Ama Türkler açısından bir şey değişmez. Yine bu dönemde zülüm, şiddet ve katliamlar devam eder. Kürt kökenli Ebussuûd Efendi (1545-1574)’in Şeyhülislâm olmasıyla ve 30 yılda verdiği fetvalarla "Osmanlı toplum yaşamını" belirler ve Kızılbaş Türkmen katliamı, "Sünni Şeriatı"na göre meşruluk kazandırır. Yedi Kızılbaş öldürene "Cennetin Anahtarı" verilir. Bugün Sünni din adamları tarafından huşu ile anılarak "evliya mertebesi"ne çıkarılan Ebussuûd Efendi, Türk katliamcısı, yobaz, lanet okunacak bir zalim ve cellattan bir kişiden başka birşey değildir.

Hırvat kökenli ve nakşibendi tarikatından Kuyucu Murat Paşa 6.12 l606’da sadrazam olduktan hemen sonra Anadolu’da geniş çaplı Alevi katliamı harekatı başlatır. 155 bin Alevi Türkmeni diri diri kazdırdığı kuyulara gömdürür. Aman dileyen insanlara Kuyucu Murat Paşa’nın yanıtı; "Vurun şu pis Türk’ün başını" olmuştur. Cellatların bile öldürmeye kıyamadığı çocuğu atından inerek öldüren Kuyucu Murat Paşa üç yıl terör estirir.

Köprülü Mehmet Paşa (1656-1661) Celali ayaklanmaları bastırmak ve eşkıya tedibi adı altında; Anadolu Türkmenlerini kırımdan geçirmiş sağ kalanlara da zülüm yapmıştır. Osmanlı Vak’a-Nüvisleri ( tarihçileri) Naima ve Hoca Sadettin Efendi gibileri; kitaplarında katliamları ballandıra ballandıra anlatmaktalar ve Türkler için; "nadan" yani "kaba Türk, idraksiz Türk, hilekâr Türk" ifadesini kullanmaktadır. Başka kitaplarda ise; ‘Türk iti şehre gelince farisice ürür.’ yazmaktadır. Osmanlının ünlü şairi Nef’i ise "Tanrı, Türk’e irfan çeşmesini yasaklamıştır." Demektedir. Divan-ı Hümayun yazarlarından Hafız Ahmet Çelebi 1499 yılında yazdığı şiirinde;

"Sakın Türk’ü insan sanma

Bin an bile olsa Türk’le birlikte olma

Türk eline şeker alsa o şeker zehir olur.

Türk’ün başını kesenken sakın gam yeme

Baban da olsa Türk’ü öldür."

Demektedir. Tüm bunlara karşın Türk Bayat boyundan Alevilerin ulu ozanı Fuzuli (1480-1566) bir deyişinin son beytinde şöyle diyor:

"Fuzuli, gökten yere insen sana yer yok

Yürü var gel, ya Arap’tan ya Acem’den"

Gökten Allah tarafından dahi indirilse Türklerin dünyada yeri olmadığını; Arap ve Acemler hakim olduğunu belirtir ve Şiirlerinde Osmanlılara sitem eder ve kafa tutar. Alevi Türkmen aşıkları, ozanları diline ve töresine sahip çıkar ve şiirlerinde dilendirir, yöre yöre gezerek halkı bilinçlendirirler. Dedeler ve Babalar da Türkçe ibadet yaparak örf ve gelenekleri yaşatarak bugünlere getirirler.

İdrîs-i Bitlîsi ve Bıyıklı Mehmet Paşa’dan sonra Kürtlere en büyük destek sağlayan II.Abdülhamit olmuştur. Yavuz Selim’den itibaren iç işlerinde tam bir serbestlik olan bölgeye Prof.Dr.İlber Ortaylı’nın tesbitine göre "Kürt Hükümeti" denmekteydi ve "merkezi hazineye ipotek ödemezdi ve herhangi bir biçimde düzenli askeri hizmetlerle yükümlü değillerdi." Böylesi bir bölgeye Abdülhamit, İslamcılığın bütünleştirici "ümmet" anlayışıyla birarada tutma fikriyle yeni bir yapılanmaya gidilir. Abdülhamid’in "Aşiret Mektebi-i Humayun"(1892-1907) adıyla açtığı ve aşiretlerden getirtilen şeyh ve ağa çocuklarının eğitildiği okullardan mezun olanlar; beklentilerin yerine, devlete karşı örgülenme yapan kadroları oluşturmuşlardır. Abdülhamid’in marifetlerinden biriside "Hamidiye Alayları"dır

Hamidiye Alayları, Dördüncü Ordu Komutan› Müşir Zeki Paşa’nın II. Abdülhamid’e önerisiyle 1890 yılında kurulmaya başlanır.14-15 Nisan 1891’de de "Nizamnâmesi" yayınlanarak yasal hale gelir.Ruslara yönelik olarak Şafi Kürtler’den oluşturulan Hamidiye Alayları amacına uygun faaliyette bulunmaz. Hamidiye Alayları daha çok eşkiyalık yapar. Ermeni ve Alevi köylerine baskınlar düzenleyip çapulculuk yaparlar 23 Temmuz 1908 ‘de İkinci Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra Eylül 1908 ayında Kürt Hamidiye Alayları’nın silahlarını ellerinden almak isteyen İttihat’çılar bunu başaramazlar İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde Türkçülük akımı giderek güçlenir ve hakim olur. Şafi Kürtlerin ağa ve aşiret reislerinin çocuklarının eğitildiği İstanbul’daki "Aşiret Mektebi"nde ve Hamidiye Alaylarında ise Kürt milliyetçiliği filizlenmiş ve örgütlenmeye başlamıştır. Bu durum Doğu Anadolu’da Alevi-Şafi çatışmasını beraberinde getirir. Sonuçta; Okul Müdürü Kolağası Kamil Bey; "bunlar aşiret değil haşerat!" der...

İSMAİL ONARLI

ben de naçicane defalarca yazdım.

Toprak almak için (toprak ağalığı o zandan kalma)

devletimize şirin görünenler

bugün bile fırsat bulmuş toprağımıza göz dikmekten bi tereddüt görmemektedir.

açık kanıtı bu gün yaşadığımız olaylar değilmi.

Ey Şanlı Milletimin Şerefli evlatları uyanın uyanın uyanın

başka söze ne hacet

kafalarına göre bir tarih yazmış yazdırmışlar sonrada dönüp bu saltanata uygun olduğu için kanıksatmışlar millete halada öyle.

en zoruma gidende şu Sünni türkmenler varmı lan o zaman sünni türkmen senin başındaki padişahın bile Bektaşi akılsız buna nasıl inanıyorsun

ayrıca yavuz sultan selimin devleti korumuk içgüdüsü ve siyasi menavrası sonucu mısırdan getirilen adamlar tarafından işlenen sistemli bir sünnilik var ama yinede arap sünnisi gibi yapamadılar türk kardeşlerimi bakın hepsi ehlibeyti sever ve hörmet eder.

birde orda kürtlerin kaypaklığına meydan vermemek için aynı balkanlarda ve mısırda olduğu gibi türkmenler boy boy bu tehliteli bölgelere yerleştirilmiş nedeni ne dersiniz acaba.

fırsatını bulunca kürtler kesti doğradı, fırsatını bulunca yunan bulgar sırp doğradı sürdü fırsatını bulunca arap doğradı sürdü her türlü kalleşliği yaparak ya nasıl gözünüzü boyuyorlar anlamış değilim bu nasıl bir tarih anlayışı hiç birşey okumasan sadece haritaya baksan yine çözersin bu oyunları.

Bütün Türkler Alevi olarak Müslüman oldular Saltuk Buğra hanı unutmayın 940 - 960 yıllları senin kürtlerin bak bizden nice zaman önce olmuş müslüman ama hala bir millet olamamış onun bunun gölgesinde ve hertürlü hile hurda ile ekmek yediği yere hıyanet etmiş bakın medlerden bu yana o bölgeye gelen kavimlerin başına gelenlere.

yok öyle yağma .

bu millet ne yapsanızda mutlaka aslına dönecek bakın çok sürmez yeniden tarihimiz yazıldığında göreceksiniz bu sünnilik ile müslümanlığı eş tutan zihniyet yok olup gidecek ve türkler aslına dönecek bu çok iddalı bir söz gibi görünsede yirmi yıl önce bir öngörüde bulundum bu gün gerçekleşmiş durumda inşallah bu temennim yirmi yıl bile sürmeyecek

 



Eigene Webseite von Beepworld
 
Verantwortlich für den Inhalt dieser Seite ist ausschließlich der
Autor dieser Homepage, kontaktierbar über dieses Formular!